Bugün internetten “Neden” başlıklı sorular geldi. Ben de hep sorardım benzer soruları kendime “Neden” diye. Sanırım birisi de üşenmemiş benim gibi sorgulamaya başlamış güzel yurdum insanını ve sistemi... Sizin de “Neden” leriniz var mı? Buraya bekliyorum...
Neden bozulan otobüsün yolculari bizim otobüsümüze aktarildiginda onlara mültecilermis gibi bakariz?
Neden her gördügümüz haritada hemen Türkiye'yi bulmaya çalisiriz? Millet olarak dünyada kaybolma kompleksimiz mi vardir?
Neden insanlar birbirlerine sarilinca saga-sola sallanirlar?
Neden ögrenciler ilkögretimin besinci sinifina kadar ögretmene "ögretmenim" diye seslenirken altinci sinifta bir anda "hocam" diye seslenmeye baslarlar?
Neden sinavlarda "4 yanlis bir dogruyu götürür" seklinde bir uygulama ile ögrenciler cezalandirilirlarda "4 dogru bil, bir dogru da bizden" seklinde bir kampanya baslatilip zekaya ve riske girme cesaretine ödül verilmez?
Neden insanlar kapali bir alandan yagmur yagan alana çikinca kafalarini egerler? Yagmura duyulan saygidan midir yoksa ondan tirstigimiz için midir?
Neden dükkanini kapatip giden esnaf, kapiya "10 dakika sonra dönücem" yazar, ne zaman gittigini nasil anlariz?
Neden televizyona çikan insanlar kendilerini Türkiye'deki bütün insanlarin izledigini sanirlar?Örn: Su anda 70 milyon kisi bizi izliyor...
Neden gözlerinden öperim denir? Insan vücudunda öpülecek daha uygunsuz bir yer var midir? Kimse kimseyi gözünden öpmüs müdür?
Neden dügünlerde "Dom Dom Kursunu" ile göbek atilmaktadir. "Bir avci vurdu beni, bin avci beni yedi" gibi sözler esliginde kendinden geçen baska milletler var midir?
Neden bazi kizlarimiz sirin bir hayvancagiz gördüklerinde "inanmiyorum!" derler, inanilmayacak olan nedir?
Neden Cumartesi ve Pazartesi'nin kendi isimleri yoktur?
Neden dolmuslardaki fiyat tarifesinde "en kisa mesafe" "indi-bindi" olarak tabir edilir? Önce inilip sonra mi binilir? Bir terslik yok mudur?
Neden bir programi kurarken "kabul ediyorum" ya da "kabul etmiyorum" seçenekleri vardir? O kadar parayi bayilip bir bilgisayar programi satin aldiktan sonra "kabul etmiyorum" seçenegini isaretleyen bir takim saf kisiler mevcut mudur?
Neden bulmacalarda boru sesinin karsiligi hep "ti"dir? Bulmacalari hazirlayan arkadaslar hiç "ti" diye ses çikaran boru görmüsler midir?
Neden futbol takimi olan Ajax "Ayaks" diye okunur da temizlik ürünü Ajax "Ajaks" diye okunur?
Neden ilanlarda "doktordan temiz araba" diye yazilir? Hipokrat yemininde "arabami temiz kullanacagim" seklinde bir madde mi vardir?
Bunlar da benden...
Neden bulmacalarda hep Mısır'da bir tanrı sorusunun cevabı Ra'dır. Mısır'da başka tanrı yok muydu?
Neden pazara gidildiğinde sebzeci ve meyvecilere "bunlar taze mi?" diye sorulur? Pazarcıdan "hayır abla, bunlar aslında b.ktan. sakın alma, bu sebzeler elimde patladı, haftalardır duruyo, ayrıca da basmışlar hormonu, yazıktır sakın alma" mı diyeceğini sanırız?
Neden insanlar bir yeri ağrıdığında ve bunu karşısındakine anlatmak isterken "ah bak o kadar ağrıyor ki kolum, bak şöyle kaldıramıyorum havaya" derken kolunu bir o kadar da kaldırıp oynatabilirler?
Neden insanlar aşı olurken, kendinden önce çıkana "acıdı mı?" diye sorarlar. Hayır, eğer karşı taraf "acıdı" derse, kendisi aşı olmaktan vaz mı geçecektir?
Neden çocukları korkutmak için "eğer yaramazlık yaparsan seni şu teyzeye söylerim, o da sana iğne yapar" diye korkutup milleti çocukluktan aşıdan tırstırılar?
Neden çocuklara "öcü" diyerek ürkütürler. Bu öcü kimdir?
Neden insanlar fotoğraf çektirirken gerizekalı gibi "cheese", "peynir", "333" derler? Herhangi bir şey söylemeseler olmaz mı?
Neden insanlar fotoğraf çektirirken ya da düğün-derneklerde videoya çekilirken 32 diş gülümserler? Normal dursa fotoğraf iğrenç mi çıkar?
Neden sinemeda illa ki popcorn yenir? Ve neden bütün dünyada bu aynıdır? Antrakta insanların dişlerini harita gibi yapıp iğrençleştiren popcorndan başka yenebilecek başka birşey yok mudur?
Neden kazanılan maç sonrası sokaklara arabalarına binip dökülen o güruh birbirini tanımasa da kornayla dat dat yapıp, birbirlerine selam verirler? Ellerini havaya kaldırıp birbirlerine gülerek yumruk ve zafer işareti yaparlar? Hayır yapıyorlar da ne oluyor?
Neden bazı lokanta ve özellikle pidecilerde "aile salonumuz bulunur" diye yazılır? Yani lokanta sahipleri "aslında burası ailesizler içindir de biz yine fark attık rakiplere, aha işte koyduk buraya bir aile salonu" mu demek isterler?
Neden bir otobüs kalabalık olmasına rağmen durakta yolcu almak için durduğunda, tıkış tıkış otobüse inatla binmek isteyen tipler içeriye doğru bağırarak "arkalar bomboş, ilerleyelim, cık cık cık...; valla dolmuş herkes ortaya kimse arkaya gitmiyor" diye seslenerek yer açmaya çalışırlar? Arkalar gerçekten futbol sahası kadar bomboş mudur ya da arkada duran vatandaşlar pisikopat mıdır da yer vermiyordur?
Neden bar ve gece klübü girişlerinde "Damsız girilmez" yazılır? Onun yerine "Yanınızda bayan olmadan giremezsiniz" diye yazılmaz. Tamam anladık abaza erkeklerin girip içerdeki bayanlara saldırmasını ve tecavüz etmesini istemiyorsunuz da neden "Dam"? Dam nedir? Bu kelimenin türkçesi yok mudur? Varsa neden anadilimizdeki versiyonu kullanılmaz? Bunu yazanlar sokakta gördükleri bayanlara "dam" diye mi hitap etmektedirler?
Neden eğlence yerlerinde ya da programlarında yavaş bir şarkı çalındığında insanlar gerzek gibi iki kolunu havaya kaldırıp sonra da sağa sola doğru sallanırlar? Hele ki ellerinde ışıklı bir malzeme varsa, koyverin gitsin! Yavaş şarkı çalınca iki el otomatik olarak havaya + sağa sola yaylan diye halk arasında sessizce yayılan bir kural mı vardır?
Neden tv programlarında şarkıcılar ya da artizz'ler tek bildikleri dil olan "ana dillerini" kullanırken özellikle sanatsal (!) geçmişlerine sıra gelince "benim background'um" diye başlayan cümleler kurarlar? Neden hiçbir sunucu "senin background'unu yiyim kıız, türkçesi ne demek bilmiyon mu?" diye sormaz?
Nedennnn?
Perşembe, Kasım 17, 2005
Salı, Kasım 15, 2005
Mars Venüs'ü seviyo. Venüs de onu.
Benim canım nişanlım, dün bana bir süpriz yapmış. Ama ne hoşuma gitti anlatamam. Evet dedim kendi kendime, marsım beni seviyo!.. Canımın içi ben de onu seviyorum. "Nazar değirirler diye anlatamıyorum hiçbir sevincimi" diye yazmış Nefin. Ama napiyim ya, ben içimde tutamam ki hiçbir şeyi. Sevdiklerimle paylaşmak isterim yine "sevdiklerimi". Değmesin nazar-mazar. Acaba diyorum, günümüzde böyle romantik erkekler kalmış mıdır yoksa bunlar E.Ö (evlilik öncesi) dönemine has ritüeller midir, E.S döneminde pembe tozla bulanmış buzlu camlı gözlükler sert bir silecekle silinerek saydam cama dönüşür mü? O da ayrı bir gerçek. Evet sevgili dostlar, size sesleniyorum. EÖ ve ES dönemi birbirinden bu kadar zıt hale geliyor mu? Marslılar değişir mi? Yoksa değişen biz miyiz? Yorumlarınızı merak ediyorum.
Cuma, Kasım 11, 2005
Sakızlı muhallebiyi sever misiniz?
Geçen gün kral tv’de abuk bir klip daha görmenin dayanılmaz hafifliği içindeydim. Bir zamanların ünlü bir mankeni, ünlü bir firmanın geçmiş zaman marka müdürü, şimdinin greace filminden karbon kopya yapılmış asi sokak kızı havalarındaki klip mankeni. Ağzında da bir sakız ki cak cak... Adam da yani şarkıcı da türevlerinden farksız uydurma bir şarkıyla, yine uydurma bir kliple arz-ı endam ediyordu. Ama ben o sakıza takıldım. Psikolojim bozuldu diyor (şarkının adıymış galiba) adam. Kadın da o cak cak çiğnediği pabuç kadar sakızı ağzından binbir iğrençlikle uzatıp uzatıp şarkıcı adamın ağzına vermesi, topluma -pardon kral tv’nin hedef kitlesine şu mesajları veriyordur herhalde: “...ağızdan ağıza sakız vermek harika yararlı bir eylemdir; yere atacağınıza, elinizin üstüne yapıştıracağınıza, sokağa atıp da birinin ayakkabısına yapışacağına, birinin saçına yapıştıracağınıza, ver yanındaki arkadaşının ağzına, uzat sonra uzatabildiğin kadar... Mikrop mu? Şaka ediyorsun galiba...Benim ağzımda mikrop ne gezer? En son 1 ay önce parmağımla dişlerimi temizlemiştim. Hiç grip de olmadım bugüne kadar. Taş gibiyim taşşşş. O yüzden ver yandakinin ağzına, klipte aha bak adam ne güzel uzatıyo sakızı. seninki koparsa da napak? Bi daha deneriz...”
Ben sakızlı muhallebiye bayılırım. Sakız bitkisinin o muhteşem kokusu kaplayıverir evi pişerken. Çeşme’den gelen o beyaz-şeffaf sert-taşa benzer sakızlar, havanda dövüldükçe unufak olur, toza dönüşür, kaynayan sütün içine erişince çıkan o koku muhteşemdir. Ne şimdiki sakızlar benziyor ona ne de onu çiğneyenler benzeşiyor şimdiki yıllarda.
Geçen gün üniversitede yorgun argın dersten çıkmışım, yetişmem gereken bir başka dersim var verecek. Bir hoca arkadaşımla bindik asansöre. Bir alt katta durdu asansör, içeri Avrupa Yakası’nın tiki Selin’ine benzer iki kız öğrenci daldı. Karanlık asansör içinde yüzlerinin 4/3’ünü kaplayan güneş gözlükleri, uzun sarı röfleli saçlar, yüzlerde solaryumun karanlık izleri, kasıklara düşmüş bol pantalonlar, askılı buluzlar, kollarda bir sürü bilezikler, pür makyaj, topuklu ayakkabılar ve her ikisinin de ağzında cak cak sakız. İzmir sosyetesi sanırsın cennet mahallesinde! Yaşlarını çözemediğim bu “zaman-sız” ve “yaş-sız” kızlardan biri sakızını balon yaptı asansörde. Çaat diye bir ses yankılandı. Hoca arkadaşımla baktık birbirimize, aklıma ortaokulda okurken öğretmenimi gördüğümde sakızımı dil altıma saklayışım geldi. Ben mi salaktım yoksa doğrusu o muydu, düşüncelere daldım asansörde. Sonra kızın diğerine “sigaran var mı?” diye sormasıyla irkildim, geçmişimden çıkıverdim. Diğeri “yok şeker, arabada bırakmışım, aşağıda burakta ya da canda vardır, onlardan alırız.” Öteki (bir balon daha şişirip patlattıktan sonra); burak light içiyo, beni kesmiyo” dedi. Sonra asansör durunca kaybolup gittiler. Herhalde kendilerini daha iyi kesecek-leri bulmaya gittiler.
Çocukluğumun bayıldığım ve hala da çiğnemekten zevk aldığım şu sakızı ne yapsam ki? Sanırım en güzeli sakızlı muhallebiye devam. Kızlara da selam.
Ben sakızlı muhallebiye bayılırım. Sakız bitkisinin o muhteşem kokusu kaplayıverir evi pişerken. Çeşme’den gelen o beyaz-şeffaf sert-taşa benzer sakızlar, havanda dövüldükçe unufak olur, toza dönüşür, kaynayan sütün içine erişince çıkan o koku muhteşemdir. Ne şimdiki sakızlar benziyor ona ne de onu çiğneyenler benzeşiyor şimdiki yıllarda.
Geçen gün üniversitede yorgun argın dersten çıkmışım, yetişmem gereken bir başka dersim var verecek. Bir hoca arkadaşımla bindik asansöre. Bir alt katta durdu asansör, içeri Avrupa Yakası’nın tiki Selin’ine benzer iki kız öğrenci daldı. Karanlık asansör içinde yüzlerinin 4/3’ünü kaplayan güneş gözlükleri, uzun sarı röfleli saçlar, yüzlerde solaryumun karanlık izleri, kasıklara düşmüş bol pantalonlar, askılı buluzlar, kollarda bir sürü bilezikler, pür makyaj, topuklu ayakkabılar ve her ikisinin de ağzında cak cak sakız. İzmir sosyetesi sanırsın cennet mahallesinde! Yaşlarını çözemediğim bu “zaman-sız” ve “yaş-sız” kızlardan biri sakızını balon yaptı asansörde. Çaat diye bir ses yankılandı. Hoca arkadaşımla baktık birbirimize, aklıma ortaokulda okurken öğretmenimi gördüğümde sakızımı dil altıma saklayışım geldi. Ben mi salaktım yoksa doğrusu o muydu, düşüncelere daldım asansörde. Sonra kızın diğerine “sigaran var mı?” diye sormasıyla irkildim, geçmişimden çıkıverdim. Diğeri “yok şeker, arabada bırakmışım, aşağıda burakta ya da canda vardır, onlardan alırız.” Öteki (bir balon daha şişirip patlattıktan sonra); burak light içiyo, beni kesmiyo” dedi. Sonra asansör durunca kaybolup gittiler. Herhalde kendilerini daha iyi kesecek-leri bulmaya gittiler.
Çocukluğumun bayıldığım ve hala da çiğnemekten zevk aldığım şu sakızı ne yapsam ki? Sanırım en güzeli sakızlı muhallebiye devam. Kızlara da selam.
Salı, Kasım 08, 2005
Tırışkadan teyyare, selam söyle o yare...
Maksat muhabbet mi olsun yoksa laf olup da torba mı dolsun, ne idüğü belirsiz, kaynağı kendinden şüpheli abuk sabuk mesajlar geldi mi size de? Ne zaman mı? Eh bayramda tabi. Gelen bu mesajları parmaklarım sil tuşuna basmak için çok heves etti, içim içimi yedi, ama üşenmedim, kendime iş edindim ve sizlerle paylaşabilmek uğruna, cep telefonuma kaydettim ve buraya kadar getirdim. İnanın bana yazarken bile içim buruldu, sızlandım, bu yalancı mesajlar midemi acıttı, bunalttı, şişirdi beni. Gerçi trajik, hem komik hem de didaktiler. Genel kültür dağarcığıma (yoksa darağacı mı deseydim?) gereksiz bir pop kültür daha mı eklediler?
Sonuçta kıl oldum yine, bakın neler yazmış birileri. Harbiden sizin hiç mi işiniz gücünüz yok? Siz deli misiniz divane misiniz? Neden bayram olur da sizler şair kesilirsiniz? Gerçi yazdıklarınızda sanatsal pek bi şey göremedim. Mani gibi şeylerle kısır döngüsü yaratmışsınız kendinizde. Halbu ki açsanız bir telefon bana, deseniz ki kendi güzel sesiniz ve tınınızla; “bayramın kutlu olsun, nasılsın? Sesini duymak istedim. Herkese çok selam, öpüyorum.” Bak etti sana maksimum 10 saniye.2 saat yaz babam o tırışkadan sözleri, sonra çıldırt beni... oku oku bitmiyor, ben okumaktan bunaldım, e be kardeşim siz nasıl bunalmadınız o üfürükten şeyleri yazarken. Ben de maksat kıllık olsun, koca bayram benim neler çektiğimi anlayasınız diye bu işkenceye sizi de ortak ediyor ve geçmiş bayramınızı kutluyorum.
Sevgiyle kalın,
Ters köşe
1.Gülmek herzaman umudunuz, yaşamak tutkunuz olsun (peki, olur, ben de intiharı düşünüyordum ama sen yazdın artık yaşamak benim en büyük tutkum!). Olur da birgün ağlarsanız o da mutluluktan olsun. En güzel bayramlar sizin ve sevdiklerinizin olsun.
2.Yılların yaprak misali döküldüğü, sevginin eridiği, insanın özdeğerlerini yitirdiği şu alemde (pöööh, lafa bakar mısınız!), güzelliğini kaybetmeyen nadide insanların ( ki demek ki bu insanlardan biri de ben oluyorum), ramazan bayramını kutlarım.
3.Gözlerinizde ışıltı, dudaklarınızda gülümseme, yüreğinizde sevgi eksik olmasın. Yarınlarınız mutlu, bayramınız kutlu olsun.
(ay yazarken bile sıkıntı geldi, siz nasıl okuyacaksınız bilmem)
4.Küçük mutluluklar diliyorum size, elmalı kekler, sıcak sahlepler, yağmur kokusu, Pazar kahvaltıları, trafikte yeşil ışıklar, fallarda balıklar, iyi bayramlar...
(ağlamak istiyorum...ve ağlarken de size kanım çok kaynadı; baba demek istiyorum)
5.Bir insanın düşleri olmalı sonsuzluk gibi, özlemleri olmalı bayramlar gibi ve bayramlarını kutlayacak dostları olmalı sizler gibi. Bayramınız kutlu olsun.
6.Yılların yaprak misali döküldüğü, sevginin eridiği, insanın özdeğerlerini yitirdiği şu alemde (ben bunu bir yerlerden hatırlıyorum... 2 numaradaki ile aynı. Demek ki bi daha gelmiş!), güzelliğini kaybetmeyen nadide insanlarla nice bayramlara ( yazan şahşiyet sonunu beğenmemiş olacak ki kendinden birşeyler katmış).
Ben dayanamıyorum ve devamını getiremiyorum. Sağlıcakla kalın.
Not: Benim en favori mesajım ise şu: “Sigaranın ve içkinin her saat içilebildiği, her dakika yemek yenebilen mübarek 11 aylar başlamıştır. Hayırlı olsun, iyi bayramlar." :)))
Sonuçta kıl oldum yine, bakın neler yazmış birileri. Harbiden sizin hiç mi işiniz gücünüz yok? Siz deli misiniz divane misiniz? Neden bayram olur da sizler şair kesilirsiniz? Gerçi yazdıklarınızda sanatsal pek bi şey göremedim. Mani gibi şeylerle kısır döngüsü yaratmışsınız kendinizde. Halbu ki açsanız bir telefon bana, deseniz ki kendi güzel sesiniz ve tınınızla; “bayramın kutlu olsun, nasılsın? Sesini duymak istedim. Herkese çok selam, öpüyorum.” Bak etti sana maksimum 10 saniye.2 saat yaz babam o tırışkadan sözleri, sonra çıldırt beni... oku oku bitmiyor, ben okumaktan bunaldım, e be kardeşim siz nasıl bunalmadınız o üfürükten şeyleri yazarken. Ben de maksat kıllık olsun, koca bayram benim neler çektiğimi anlayasınız diye bu işkenceye sizi de ortak ediyor ve geçmiş bayramınızı kutluyorum.
Sevgiyle kalın,
Ters köşe
1.Gülmek herzaman umudunuz, yaşamak tutkunuz olsun (peki, olur, ben de intiharı düşünüyordum ama sen yazdın artık yaşamak benim en büyük tutkum!). Olur da birgün ağlarsanız o da mutluluktan olsun. En güzel bayramlar sizin ve sevdiklerinizin olsun.
2.Yılların yaprak misali döküldüğü, sevginin eridiği, insanın özdeğerlerini yitirdiği şu alemde (pöööh, lafa bakar mısınız!), güzelliğini kaybetmeyen nadide insanların ( ki demek ki bu insanlardan biri de ben oluyorum), ramazan bayramını kutlarım.
3.Gözlerinizde ışıltı, dudaklarınızda gülümseme, yüreğinizde sevgi eksik olmasın. Yarınlarınız mutlu, bayramınız kutlu olsun.
(ay yazarken bile sıkıntı geldi, siz nasıl okuyacaksınız bilmem)
4.Küçük mutluluklar diliyorum size, elmalı kekler, sıcak sahlepler, yağmur kokusu, Pazar kahvaltıları, trafikte yeşil ışıklar, fallarda balıklar, iyi bayramlar...
(ağlamak istiyorum...ve ağlarken de size kanım çok kaynadı; baba demek istiyorum)
5.Bir insanın düşleri olmalı sonsuzluk gibi, özlemleri olmalı bayramlar gibi ve bayramlarını kutlayacak dostları olmalı sizler gibi. Bayramınız kutlu olsun.
6.Yılların yaprak misali döküldüğü, sevginin eridiği, insanın özdeğerlerini yitirdiği şu alemde (ben bunu bir yerlerden hatırlıyorum... 2 numaradaki ile aynı. Demek ki bi daha gelmiş!), güzelliğini kaybetmeyen nadide insanlarla nice bayramlara ( yazan şahşiyet sonunu beğenmemiş olacak ki kendinden birşeyler katmış).
Ben dayanamıyorum ve devamını getiremiyorum. Sağlıcakla kalın.
Not: Benim en favori mesajım ise şu: “Sigaranın ve içkinin her saat içilebildiği, her dakika yemek yenebilen mübarek 11 aylar başlamıştır. Hayırlı olsun, iyi bayramlar." :)))
Cuma, Ekim 28, 2005
Mars Venüs'ü Anlamadı!
Her şey şu 20 şeyi yazmamla başladı. Mars bana alındı.
Çünkü 1) Kendisini 19 numaraya yerleştirmişim.
Ve 2) 10 numaradaki benim onun göbişine kafamı yaslayıp uyukladığım adam kimmiş (bu arada ben tv seyrederken ve yanımda o varsa, yayarım ve yaydığım yer de genelde onun göbişi olur!).
Aklına gelen rasgele şeylerde bir hiyerarşi aramak mümkün mü? Issız bir adaya düşmüyorum ki sadece 3 şey hakkım olsun... Hem insanlar genelde yazılarını ve laflarını en vurucu cümlelerle bitirirler. Ben iki tane “çok ama çok sevdiğim”i listemin en sonuna saklamışım. Oysa Marsıma 10. sırada bir kez daha yer vermişim ama o benim her gece başka bir adamın göbeğinde uyuduğumu falan zannediyo herhalde :). Alındı bana. Ben senin nişanlınım, eğer beni yazmış olsaydın, nişanlım falan yazardın, oysa sen sevgilim demişsin dedi.
Şimdi.... Burada 3 önemli tartışma konusu ortaya atıyorum:
1) Erkekler sözlenerek, nişanlanarak, evlenerek; sevgililikten neden terfi ettiklerini ve bambaşka bir boyuta geçtiklerini düşünürler? (ben bir venüs olarak, o artık kocam olmuş olsa bile, onunla sevgili kalmak istiyorum)
2) Sen onları hayatının merkezi yapmışsındır çoktan ama onlar neden buna inanmak istemezler, hep sorgularlar?
3) Erkekler neden, senin alınmayacağın, aklının ucuna bile gelmeyen bir şeye takarlar, kırılırlar, bozulurlar? (Venüse göre herşey o kadar kusursuz ve doğrudur ki, mars birden bozulunca, kırılıverir venüse ve venüs ne yapacağını bilemez o anda.)
Allah aşkına bana söyler misiniz lütfen?
Not: Sevgili Marsım, köşemi okuduğunu biliyorum. Bunları yazdığım için sakın kızma bana. Ben sadece bunları hisseden tek dişi kalmış canavar ben miyim diye bir korkuya kapıldım, cevap arıyorum. Hem belki gelen cevapları sen de okursun ve cadılar aleminin bu konudaki yorumlarını öğrenmiş olursun
Çünkü 1) Kendisini 19 numaraya yerleştirmişim.
Ve 2) 10 numaradaki benim onun göbişine kafamı yaslayıp uyukladığım adam kimmiş (bu arada ben tv seyrederken ve yanımda o varsa, yayarım ve yaydığım yer de genelde onun göbişi olur!).
Aklına gelen rasgele şeylerde bir hiyerarşi aramak mümkün mü? Issız bir adaya düşmüyorum ki sadece 3 şey hakkım olsun... Hem insanlar genelde yazılarını ve laflarını en vurucu cümlelerle bitirirler. Ben iki tane “çok ama çok sevdiğim”i listemin en sonuna saklamışım. Oysa Marsıma 10. sırada bir kez daha yer vermişim ama o benim her gece başka bir adamın göbeğinde uyuduğumu falan zannediyo herhalde :). Alındı bana. Ben senin nişanlınım, eğer beni yazmış olsaydın, nişanlım falan yazardın, oysa sen sevgilim demişsin dedi.
Şimdi.... Burada 3 önemli tartışma konusu ortaya atıyorum:
1) Erkekler sözlenerek, nişanlanarak, evlenerek; sevgililikten neden terfi ettiklerini ve bambaşka bir boyuta geçtiklerini düşünürler? (ben bir venüs olarak, o artık kocam olmuş olsa bile, onunla sevgili kalmak istiyorum)
2) Sen onları hayatının merkezi yapmışsındır çoktan ama onlar neden buna inanmak istemezler, hep sorgularlar?
3) Erkekler neden, senin alınmayacağın, aklının ucuna bile gelmeyen bir şeye takarlar, kırılırlar, bozulurlar? (Venüse göre herşey o kadar kusursuz ve doğrudur ki, mars birden bozulunca, kırılıverir venüse ve venüs ne yapacağını bilemez o anda.)
Allah aşkına bana söyler misiniz lütfen?
Not: Sevgili Marsım, köşemi okuduğunu biliyorum. Bunları yazdığım için sakın kızma bana. Ben sadece bunları hisseden tek dişi kalmış canavar ben miyim diye bir korkuya kapıldım, cevap arıyorum. Hem belki gelen cevapları sen de okursun ve cadılar aleminin bu konudaki yorumlarını öğrenmiş olursun
Perşembe, Ekim 27, 2005
Haydi Rasgele!
Sevgili dostum Aslı sobelemiş beni sayfasında. (Biri tarafından düşünülmek ve sobelenerek düşünüldüğünü hissetmek ne güzel!). Teşekkür ederim Aslı’cım. Beni sobeleyerek bana değer verdiğini ve düşüncelerime önem verdiğini hissettirdiğin için sana en sevdiğim 20 rasgele’yi zevkle yazıyorum. O zaman “Haydi rasgele!”
1. Yanlız kalıp yanlızlığın keyfini çıkartmayı çok seviyorum ben. Ama planlı olmayacak, plan yapınca hep bir mani çıkıyor çünkü. Evde yanlız olup, yemeğimi bir tepsiye koyup salona geçip tv karşısında hep yemek yiyip hem de tv seyretmekten süper keyif alıyorum.
2. Müziği açıp kimse evde yokken bağıra çağıra şarkılara eşlik etmek, keyfim gıcırsa kendi kendime dans etmek, arada da komşular duydu mu diye rezil olma tehlikesiyle soluklanıp, müziği kısıp abuk abuk etrafı dinlemek.
3. Hava yağmurlu ve soğukken, eşofmanlar üstümde, battaniyeye sarılmış, yanımda sıcacık bir sütlü kahvem, elimde bir kitap, müzik setinde eskilerden bir melodi, yağmurun sesi.
4. Yazın o güzelim günlerinde “uzanmışım kumsala, güneş damlar içime”, ben puf puf yastıklar üzerinde Banu Alkan misali güneşlenirken, elimde lay lay lom bir dergi ya da kitabım, diğer elimin ara sıra uzanıp alabileceği yakınlıkta hiç ısınmayacak buzz gibi limonlu bir kola. Sıcaklayınca kah denize gireyim, karnım acıkınca kah karnımı doyurayım, akşama kadar yatıp o günü dibine kadar yaşayayım.
5. Akşam kordonda dostlarla muhabbete hapsolmak ve sonra o güzel hava eşliğinde sahilden eve kadar yürüyüş yapmak.
6. Dostlarımla birlikte olmak. Ne yaptığımız, nerede olduğumuz hiç farketmez. Çatlarcasına gülmek, dedikodu yapmak, dert-sır paylaşmak, birilerini çekiştirmek, tavsiyeler almak-tavsiyeler vermek, yediğin güzel şeylerin tariflerini almak, tarif vermek.
7. Alışveriş yapmak; yanlız ya da kalabalık o da farketmez. Alışverişin dayanılmaz hafifliği benim ve türümün tüm temsilcilerinin vazgeçilmezidir eminim. İhtiyaç dahili olsun olmasın vitrinde görüp de beğendiğim şeyin mutlaka alınması kararını beynimin vermesiyle, dükkan içine girerkenki haz, bedenemime tıpatıp uyması ve bana da yakışması. Ah işte o anki hazzı dünyaya değişmem.
8. Ailem.. kimin olmazsa olmazıdır ki... Annemle analı-kızlı on kahvesi seansımız. Anneannem de gelirse 3 kuşaklı seansın keyfi, deymeyin gitsin!
9. Elektra misali, babamın dizine kafamı koyup bana “minnoşum” diyip saçlarımı okşarkenki sahneyi çok seviyorum. Gerçi 32 yaşına gelince pek komik oluyo bu görüntü. Kart kızın sevgi ihtiyacı.
10. Sevdiğim adamın dizine yatıp saçlarımın okşanması da bambaşka tabi. Hemen minik bir kedicik haline dönüşüveriyor bu kart kız. Miyavlayıp sıcacık bir döşek bulmuşçasına geriniveriyor ve uykusu geliyor, gözleri kapanıyor ve uykuya dalıyor. Aah, bunu da çok seviyorum.
11. Arnavut kaldırımlı, daracık sokaklarda, kimsenin henüz fazla keşfedemediği gittiğim yerlerin arka sokaklarında dolaşmak, dar sokaktaki bir kahvede, dışarı atılmış tahta sandalyelerde kahvemi yudumlamak, eski evlerin pencerelerindeki rengarenk sardunyaları, fesleğenleri elleyip koklamak, fonda cızırtılı bir şarkıyı dinlemek.
12. Seyahat etmek, yurt içi-yurt dışı farketmez; yeni dünyaları keşfe çıkıp o dünyalara ait yaşayan halkı gözlemleyip ne tür hayat yaşadıklarına dair fikirler türetmek, hayaller kurmak, onlarla sohbet edip yeni insanlar tanımak.
13. Kitapçıları dolaşıp, rahatsız edilmeden kitapların o yeni basılmış kokusunu duyarak kitap seçmek, önünü-arkasını- içinden rasgele seçtiğim bir sayfasını okumak, kitapçıda çalan şarkıyı fonda duyarken özgürce rahatsız edilmeden saatler geçirmek.
14. Halk pazarlarında özgürce dolaşıp esnaftan peynir, zeytin, mandalin,portakal tatmayı çok seviyorum. Esnafımız koca bir peynir parçasını tattırıverir, loru, tulumu, tenekesi, çökeleği derken yarım kilo peyniri beleşe yersin. Sıra meyvelere gelir, onlar da tatlı mı ekşi mi, taze mi diye vitamin ihtiyacını da karşılarsın. Sonra elbise, havlu, incik boncuk, taklit çanta, pijama, penye satan yerlerde dolanmaya da bayılırım ben pazarlarda. Ne güzel vakit geçer, bir tek sevmediğim bi sürü kadının kıtlıktan çıkmış gibi seni ezmeye çalışarak itekleyip çekiştirmesi.. Ama olsun, o da güzeldir yav.
15. Sonra ben yazı yazmayı da çok severim (Şekil A’da da görüldüğü gibi). Yazar da değilim ama ne bileyim, çocukluğumdan beri yazarım ben. Kendimi yazarak konuşaraktan daha iyi ifade ettiğimi düşünüyorum.
16. Müziğe de bayılırım. Ama öyle ne bulursa dinleyen biri değilim. Genelde takıntılarım arasında; Pink Martini, Buena Vista Social Club, Cesare Evora, Andrea Bocelli, Sarah Brightman, Leonard Cohen, Vaya con Dios, Frank Sinatra ve ismini bilemediğim ya da şu an hatırlayamadığım bir sürü lounge music ve buddha bar tarzı müziklere de bayılırım.
17. Ah ben nostaljik türk filmlerine-hani vahi öz, mualla sürer, mürrüvet sin, hulusi kentmen, suzan avcı, adile naşit’li şaheserlere bayılırım. Siyah-beyaz olacak hafif de dikey çizikler olacak ekranda seyrederken böyle cızırtılı. Eski taş plak melodileriyle canlandıracaklar sana eski istanbulu, sokakları, ahşap konakları, ince bıyıklı ayhan ışık’a benzer özel makam şöförleri, arap dadılar, bacı kalfalar, temiz aşklar, gururlu aşıklar, zengin kızlar, fakir ve de grurlu oğlanlar, nayırlar, nolamazlar, “şraaak” yanağa tokatlar, ayrılanlar, barışanlar, mutlu sonlar.
18. Ama ben Kemal Sunal filmlerini de çok severim. En favorilerim Tosun paşa, süt kardeşler, şabanoğlu şaban, davaro, hababam sınıfının tüm eski serisi (yenileri iiireenç). Rahmetlinin daha yeni olan filmlerini hiç sevemedim. Eskileri bambaşkaydı bence.
19. Müstakbel eşimin yani nişanlımı da çok severim. Onun beni sevmesini de daha bi çok severim. Yolda yürürken üşümeyeyim diye, atkımı yukarı doğru çekmesini severim, yolda bir vasıta beklerken alnıma kondurduğu o küçük buseyi severim. Deprem olursa diye beni sabaha kadar arabada sokakta oturup beklemesini severim. Kısacası ben onu çook severim.
20. Ben İzmir’i severim. Doğduğum yeri... Havasını, suyunu, imbatını, denizden batan güneşini, yazlığını, kışlığını, denizini, boyozunu, kumrusunu, sahilde oturan aşıklarını, izmirlinin gidiyom-geliyom şeklinde türkçe fiilleri yuvarlayışını, araya rumca kelimeler sokulan cümlelerini, yazın balkon sefalarını, pencerelere konan saksıdaki akşam sefalarını, annemin balkon yıkayışını, şapur şupur çıplak ayaklarla balkonda serinleyişimizi, yazlıkların bahçelerinden gelen mis gibi mangal kokularını, kordonda oturup dostlarla hiç bitmeyen o güzel muhabbetleri, azıcık bir kar yağsa da kar görmemiş insanların o sevinç çığlıklarını....
1. Yanlız kalıp yanlızlığın keyfini çıkartmayı çok seviyorum ben. Ama planlı olmayacak, plan yapınca hep bir mani çıkıyor çünkü. Evde yanlız olup, yemeğimi bir tepsiye koyup salona geçip tv karşısında hep yemek yiyip hem de tv seyretmekten süper keyif alıyorum.
2. Müziği açıp kimse evde yokken bağıra çağıra şarkılara eşlik etmek, keyfim gıcırsa kendi kendime dans etmek, arada da komşular duydu mu diye rezil olma tehlikesiyle soluklanıp, müziği kısıp abuk abuk etrafı dinlemek.
3. Hava yağmurlu ve soğukken, eşofmanlar üstümde, battaniyeye sarılmış, yanımda sıcacık bir sütlü kahvem, elimde bir kitap, müzik setinde eskilerden bir melodi, yağmurun sesi.
4. Yazın o güzelim günlerinde “uzanmışım kumsala, güneş damlar içime”, ben puf puf yastıklar üzerinde Banu Alkan misali güneşlenirken, elimde lay lay lom bir dergi ya da kitabım, diğer elimin ara sıra uzanıp alabileceği yakınlıkta hiç ısınmayacak buzz gibi limonlu bir kola. Sıcaklayınca kah denize gireyim, karnım acıkınca kah karnımı doyurayım, akşama kadar yatıp o günü dibine kadar yaşayayım.
5. Akşam kordonda dostlarla muhabbete hapsolmak ve sonra o güzel hava eşliğinde sahilden eve kadar yürüyüş yapmak.
6. Dostlarımla birlikte olmak. Ne yaptığımız, nerede olduğumuz hiç farketmez. Çatlarcasına gülmek, dedikodu yapmak, dert-sır paylaşmak, birilerini çekiştirmek, tavsiyeler almak-tavsiyeler vermek, yediğin güzel şeylerin tariflerini almak, tarif vermek.
7. Alışveriş yapmak; yanlız ya da kalabalık o da farketmez. Alışverişin dayanılmaz hafifliği benim ve türümün tüm temsilcilerinin vazgeçilmezidir eminim. İhtiyaç dahili olsun olmasın vitrinde görüp de beğendiğim şeyin mutlaka alınması kararını beynimin vermesiyle, dükkan içine girerkenki haz, bedenemime tıpatıp uyması ve bana da yakışması. Ah işte o anki hazzı dünyaya değişmem.
8. Ailem.. kimin olmazsa olmazıdır ki... Annemle analı-kızlı on kahvesi seansımız. Anneannem de gelirse 3 kuşaklı seansın keyfi, deymeyin gitsin!
9. Elektra misali, babamın dizine kafamı koyup bana “minnoşum” diyip saçlarımı okşarkenki sahneyi çok seviyorum. Gerçi 32 yaşına gelince pek komik oluyo bu görüntü. Kart kızın sevgi ihtiyacı.
10. Sevdiğim adamın dizine yatıp saçlarımın okşanması da bambaşka tabi. Hemen minik bir kedicik haline dönüşüveriyor bu kart kız. Miyavlayıp sıcacık bir döşek bulmuşçasına geriniveriyor ve uykusu geliyor, gözleri kapanıyor ve uykuya dalıyor. Aah, bunu da çok seviyorum.
11. Arnavut kaldırımlı, daracık sokaklarda, kimsenin henüz fazla keşfedemediği gittiğim yerlerin arka sokaklarında dolaşmak, dar sokaktaki bir kahvede, dışarı atılmış tahta sandalyelerde kahvemi yudumlamak, eski evlerin pencerelerindeki rengarenk sardunyaları, fesleğenleri elleyip koklamak, fonda cızırtılı bir şarkıyı dinlemek.
12. Seyahat etmek, yurt içi-yurt dışı farketmez; yeni dünyaları keşfe çıkıp o dünyalara ait yaşayan halkı gözlemleyip ne tür hayat yaşadıklarına dair fikirler türetmek, hayaller kurmak, onlarla sohbet edip yeni insanlar tanımak.
13. Kitapçıları dolaşıp, rahatsız edilmeden kitapların o yeni basılmış kokusunu duyarak kitap seçmek, önünü-arkasını- içinden rasgele seçtiğim bir sayfasını okumak, kitapçıda çalan şarkıyı fonda duyarken özgürce rahatsız edilmeden saatler geçirmek.
14. Halk pazarlarında özgürce dolaşıp esnaftan peynir, zeytin, mandalin,portakal tatmayı çok seviyorum. Esnafımız koca bir peynir parçasını tattırıverir, loru, tulumu, tenekesi, çökeleği derken yarım kilo peyniri beleşe yersin. Sıra meyvelere gelir, onlar da tatlı mı ekşi mi, taze mi diye vitamin ihtiyacını da karşılarsın. Sonra elbise, havlu, incik boncuk, taklit çanta, pijama, penye satan yerlerde dolanmaya da bayılırım ben pazarlarda. Ne güzel vakit geçer, bir tek sevmediğim bi sürü kadının kıtlıktan çıkmış gibi seni ezmeye çalışarak itekleyip çekiştirmesi.. Ama olsun, o da güzeldir yav.
15. Sonra ben yazı yazmayı da çok severim (Şekil A’da da görüldüğü gibi). Yazar da değilim ama ne bileyim, çocukluğumdan beri yazarım ben. Kendimi yazarak konuşaraktan daha iyi ifade ettiğimi düşünüyorum.
16. Müziğe de bayılırım. Ama öyle ne bulursa dinleyen biri değilim. Genelde takıntılarım arasında; Pink Martini, Buena Vista Social Club, Cesare Evora, Andrea Bocelli, Sarah Brightman, Leonard Cohen, Vaya con Dios, Frank Sinatra ve ismini bilemediğim ya da şu an hatırlayamadığım bir sürü lounge music ve buddha bar tarzı müziklere de bayılırım.
17. Ah ben nostaljik türk filmlerine-hani vahi öz, mualla sürer, mürrüvet sin, hulusi kentmen, suzan avcı, adile naşit’li şaheserlere bayılırım. Siyah-beyaz olacak hafif de dikey çizikler olacak ekranda seyrederken böyle cızırtılı. Eski taş plak melodileriyle canlandıracaklar sana eski istanbulu, sokakları, ahşap konakları, ince bıyıklı ayhan ışık’a benzer özel makam şöförleri, arap dadılar, bacı kalfalar, temiz aşklar, gururlu aşıklar, zengin kızlar, fakir ve de grurlu oğlanlar, nayırlar, nolamazlar, “şraaak” yanağa tokatlar, ayrılanlar, barışanlar, mutlu sonlar.
18. Ama ben Kemal Sunal filmlerini de çok severim. En favorilerim Tosun paşa, süt kardeşler, şabanoğlu şaban, davaro, hababam sınıfının tüm eski serisi (yenileri iiireenç). Rahmetlinin daha yeni olan filmlerini hiç sevemedim. Eskileri bambaşkaydı bence.
19. Müstakbel eşimin yani nişanlımı da çok severim. Onun beni sevmesini de daha bi çok severim. Yolda yürürken üşümeyeyim diye, atkımı yukarı doğru çekmesini severim, yolda bir vasıta beklerken alnıma kondurduğu o küçük buseyi severim. Deprem olursa diye beni sabaha kadar arabada sokakta oturup beklemesini severim. Kısacası ben onu çook severim.
20. Ben İzmir’i severim. Doğduğum yeri... Havasını, suyunu, imbatını, denizden batan güneşini, yazlığını, kışlığını, denizini, boyozunu, kumrusunu, sahilde oturan aşıklarını, izmirlinin gidiyom-geliyom şeklinde türkçe fiilleri yuvarlayışını, araya rumca kelimeler sokulan cümlelerini, yazın balkon sefalarını, pencerelere konan saksıdaki akşam sefalarını, annemin balkon yıkayışını, şapur şupur çıplak ayaklarla balkonda serinleyişimizi, yazlıkların bahçelerinden gelen mis gibi mangal kokularını, kordonda oturup dostlarla hiç bitmeyen o güzel muhabbetleri, azıcık bir kar yağsa da kar görmemiş insanların o sevinç çığlıklarını....
Pazartesi, Ekim 24, 2005
Aysu'nun dudakları, Mahsun'un kaşları...

Sizin d
e hiç dikkatinizi çekti mi acaba? Manken kızımız aysu'nun her basına poz verişindeki o dudaklarının büründüğü yarı şişik yarı dışarıya bel vermiş şekil? Ya da Mahsun beyimizin Mr. Spack'a benzer aldırdığı kaşları? Taktım mı takıyorum işte. Hani başka konu mu kalmadı da bunu yazıyorsun diyebilirsiniz ama ne yapayım, taktım işte. Kendi resimlerime bakıyorum, kiminde sırıtmışımdır, kimin de pişmiş kelle pozı, kimin de gözler parlamıştır falan ama dudaklarım ne kadar normal. Ne gerek var Cansu Cancan tarzı üvertür pavyon şarkıcıları gibi 333'lemeye? Ya da karizmayı çizdirmek adına, alem buysa kral benim dedin ama aleme kendini rezil ettin, kaşlarını yeniden dekore ettin, hele geçen gün kral tv'de mahsun ağbimizin 3 büyük dine adadığı (!) yeni şarkısını ihtiva eden abuk klibini izledim..allahım o ne karizma, o ne kaş..bi de yeni moda var ya kaşkolunu 2 sıra yapıp, gemici düğümü attırıverip içinden geçirip boğazına düğümlüyorlar ya, mahsun ağbimiz kusur kalmamış, o da düğümletivermiş kendisini imaj maker'larına. Kendisi evliyalar gibi beyazlar içinde. Beyazlık=masumiyet imajı vererek yürümekte sırat köprüsünden. Kaşkol da boynunda gemici düğümüyle sırıtmış da hangi metafora yönlendirmekte bizi pek çıkartamadım. Ekranda da üç büyük dinin sembolleri bir bir geçmekte. Dünya toplumları da bunu seyredip "aah aahh, ne güzel mesaj veriyor, hepimiz kardeşiz, haydi savaşlara bi el atalım,"we are the world we are the childreeeen" diyecekler sanki. Ya da güzel yurdumun güzel insanları da bu klibi izleyip, "yahu ben şu kapkaç işine bi son vereyim, mahsun abimiz haklı, ne günah işliyorum ben, yok yok ben kızkardeşimi aşık oldu diye doğramayayım, şu aile meclisine gidip hepsini ikna edeyim, onlara kardeşlik türküsünü söyliyim" diyecekler sanki.. Levent Yüksel ne güzel diyor ya şarkısında.. Geç Bunları, anam babam geç bunları...
Aslında "Pamuk" kelimesi ne güzeldir! Yumuşak,güvenli,ısıtan...
Sezen Aksu ne güzel şakıyor: "Seni pamuklara sarmalar, sararım..." İyi de bugünlerde içinde "pamuk" geçen herşey beni uyuz ediyor. Tersime geliyor. Halbu ki ne güzel anlamı vardır pamuğun.. Böyle pufidik kedilere pamuk ismi verirler. İnsan sevdiğine "seni pamuklara sarıp sarmalarım" der, kış soğuğundan pamuklu giyip korunuruz. Yün insanları alerji yapıp kaşındırabilir. Bir yerimiz yaralandığında pamuk olmazsa olmazlarındandır ilk yardım desteğimizin. Pamuk prenses bile pamuğun insana güven veren, içini ısıtan bu halet-i ruhiyesinden dolayı türkçemize çevrilmiştir. Yani biz Türk insanı severiz pamuğu... Ben de severim daha doğrusu severdim. Artık ne zaman duysam aklıma Avrupa'da kitabını pazarlamak ve ismini duyurmak amacıyla bize ulus olarak demediğini bırakmayan bir anti-pamuk adam geliyor. Kılım ben bu adama. Benim uzmanlık alanım pazarlama. Belki bu yüzden kendisinin ne yapmaya çalıştığını daha iyi anlıyorum. Yıllar öncesinde kendisi henüz Avrupa sınırlarında bölücü çığırtkanlığı yapmaya başlamadan önceleri ben de onun isim rüzgarına kapılarak bir kitabını almıştım. Allahım bitmiyor kitap, diyorum ki kendime acaba bende mi bir amorfluk var da anlamıyorum... Şüphesiz ki bitmedi kitap, gitmedi sona doğru. Derken bir başka kitabını çıkarttı, gazete yazarları bir pompaladılar, bir sundular, eh ben yine gittim aldım ve o da kaldı hem de bu sefer daha ilk bölümü bitmeden kaldırıldı rafa. Sonra adam yakışıklı ya ( daha doğrusu avrupai ya- işte bakın kara bıyıklı değil bizim insanlarımız, kumral sarışın, iyi giyinimli, kıro değil-üstelik yazar, ülkemizin yeni yüzü, imajı [bir ara da sarışın ve güzel bir kadın için de benzer avrupa şakşakçılığı yapılmıştı- ki kendisi izmir buca ile beypazarı'nın aynı ilçe olduğunu sanırdı]; işte bu sebeplerden bir pompaladı bizim basın bu adamı. Ama bir de süper ötesi herkesi başının üstüne koyan halkımızın da az buz yardımı olmadı yani. Biz beğenmesek de alkışlarız, başımızın üstüne koyarız. Bu adamın kitabını okudum, bi bok anlamadım, beğenmedim dolayısıyla demeyi yiğitlik saymazlar diye herkes bir beğendi bu adamın kitaplarını, sormayın gitsin. Sorsanız ne anladın diye tek diyebildikleri "valla karsta geçiyo işte, o dönemi anlatıyo, siyasi işbirlikçiler, o dönemi ve yöreyi iyi anlatmış" gibi kalıp laflardı. Yok ya! Oku bir gazetedeki köşede yazan özeti, söyle bana.
Ben herşeyden önce yazar olarak sevmedim kendisini daha doğrusu eserlerini. Entel olmak uğruna anlamasam da sevmesem de, herkes beğendiğine göre vardır bişey demedim. Almadı beni içine yazdıkları. Sonra unutulur oldu iç pazarda, az sattı belki de daha çok satan yazarları gördükçe bir şeyler yapması zorunlu oldu. İç pazar anlayamadı onun derinliklerini ve yurt dışına rotasını çizdi. Ama avrupa ve amerika pazarının ülke pazarına benzemediğini çabuk kavrayacak kadar zekiydi. Öyle ya, orası yazar ve kitap kaynamaktaydı. Kendisi gibi orda çok vardı. İlkönce kendi ismini duyurmalıydı, ne kadar çok duyulursa adı o kadar satardı kitabı. Amma velakin, 3. dünya ülkesi olarak bahsi geçen, kötü imaja sahip bir ülkenin yazarı, dünyanın önde gelen yazarları arasına nasıl girecek, yazdığı o kitapları nasıl okutturacaktı? Pazarlamanın sihirli dünyasını keşfetti. Yurtdışında hele hele avrupada bir türk vatandaşı nasıl adını duyurur? Cevabı basit.. Bakın son 1-2 senedir yurtdışındaki faaliyetlerine, bir takip edin anlarsınız. Sonuç olarak Ver Gaz Gitsin! Ve ismini duyurdu hatta ödül bile aldı.
Ben bu şahsı sevmiyorum. Hem yazdıklarını sevmiyorum hem de fikirlerini (gerçek fikirleri mi yoksa kendisi daha çok basına malzeme olup kitaplarını satabilirim diye sahte fikir mi yaratıyor bilemedim). Artık kendisini de sevmiyorum. Birey olarak bana hiçbir şey ifade etmiyor. Soyadı da kendisine tam tezat.
Yeni bir kitap dolanıyor etrafta; Ferrasini satan bilge mi ne...
Ben şimdi erdemli bir yazardan bekliyorum benzer başlıkla bir kitap. Hadi ismi de benden olsun: "Ülkesini satan adam". Kitabın kapağına da söke ovasından çekilmiş bir pamuk tarlası fotoğrafı. Nasıl beğendiniz mi?
Ben herşeyden önce yazar olarak sevmedim kendisini daha doğrusu eserlerini. Entel olmak uğruna anlamasam da sevmesem de, herkes beğendiğine göre vardır bişey demedim. Almadı beni içine yazdıkları. Sonra unutulur oldu iç pazarda, az sattı belki de daha çok satan yazarları gördükçe bir şeyler yapması zorunlu oldu. İç pazar anlayamadı onun derinliklerini ve yurt dışına rotasını çizdi. Ama avrupa ve amerika pazarının ülke pazarına benzemediğini çabuk kavrayacak kadar zekiydi. Öyle ya, orası yazar ve kitap kaynamaktaydı. Kendisi gibi orda çok vardı. İlkönce kendi ismini duyurmalıydı, ne kadar çok duyulursa adı o kadar satardı kitabı. Amma velakin, 3. dünya ülkesi olarak bahsi geçen, kötü imaja sahip bir ülkenin yazarı, dünyanın önde gelen yazarları arasına nasıl girecek, yazdığı o kitapları nasıl okutturacaktı? Pazarlamanın sihirli dünyasını keşfetti. Yurtdışında hele hele avrupada bir türk vatandaşı nasıl adını duyurur? Cevabı basit.. Bakın son 1-2 senedir yurtdışındaki faaliyetlerine, bir takip edin anlarsınız. Sonuç olarak Ver Gaz Gitsin! Ve ismini duyurdu hatta ödül bile aldı.
Ben bu şahsı sevmiyorum. Hem yazdıklarını sevmiyorum hem de fikirlerini (gerçek fikirleri mi yoksa kendisi daha çok basına malzeme olup kitaplarını satabilirim diye sahte fikir mi yaratıyor bilemedim). Artık kendisini de sevmiyorum. Birey olarak bana hiçbir şey ifade etmiyor. Soyadı da kendisine tam tezat.
Yeni bir kitap dolanıyor etrafta; Ferrasini satan bilge mi ne...
Ben şimdi erdemli bir yazardan bekliyorum benzer başlıkla bir kitap. Hadi ismi de benden olsun: "Ülkesini satan adam". Kitabın kapağına da söke ovasından çekilmiş bir pamuk tarlası fotoğrafı. Nasıl beğendiniz mi?
Cuma, Ekim 21, 2005
Sallayın Gitsin!
Ne salladı ama! Uygarlığın beşiği güzel İzmir'im şanına yakışır bir şekilde bir haftadır beşik gibi sallanmaya devam ediyor. Dün gece de salladı. Hep merak ederim genelde neden geceleri sallar şu deprem yeryüzünü? Bu bir haftadır gerçi zaman-maman kalmadı her dakika sallanıyoruz. Sabaha kadar tüm şehir uykusuz, sokaklarda. Ha bir de anlık dostluklar kurulur bu tür afet ya da toplulukları ilgilendiren olaylarda. Fark ettiniz mi hiç? Mesela dün gece... Ortalıkta battaniyelerine sarılmış bekleşenler birbirlerine bakarak; "ne çok sallandık değil mi?, ay benim dolap kapakları açıldı, biblolar düştü"; diğeri "ay o da bi şey mi, benim oğlan bilgisayar başındaydı, bilgisayarı devrildi"; öteki devreye girer hemen elinde 2-3 bardak plastik içi çay dolu bardaklarla bu çekirdek gruba yaklaşarak (iki arada bi derede nerden yaptın o çayı be kadın? tüp mü getirdin yanına?). "ah hepimize geçmiş olsun ama bu bölgenin zemini sağlammış, benim kaynım inşaat mühendisi o söyledi. siz gidin bir de karşı tarafı görün, muhallebiymiş zemin, muhallebiii!"der. Grup mitoz çoğalarak birkaç battaniyeli daha görünür: "ya şu apartman var ya, aha ağaç gövdesi kadar açılmış arası, sıvaları dökülüyo"...Tüm kafalar döner tabi; çaylar tazelenir, kimisi çiğdem çitler kimisi bisküvi dağıtır ertesi gün görse selam vermeyeceği o tanımadığı insanlara. Dikkat edin bir devlet dairesi ya da banka kuyruğunda ya da herhangi bir amaç için birbirini tanımayan insanlardan oluşan bekleşen insanlara. Hep o an için başlar belirli konuya yöenlik muhabbet, benzer şikayetler, ortak paydalarla sohbetler derinleşir, sonra "yerime bir bakıver, ben bir gevrek alıcam, kimse kapmasın yerimi" şeklinde güven perçinlenir. Nasıl da kuruluverir yine o geçici dostluk ağları? Kuyruktaki kişi milli görev adletmişçesine siper eder gövdesini, kedi bile yaklaştırmaz o yere. Diğeri dönene kadar bekler ülke sınırını bekleyen asker gibi. Diğeri gelince de kendi önünü tüm iyi niyetiyle iade ediverir. Halbu ki o kuyruk biter, herkes dağılır, otobüste belki karşılaşır "hoop ilerlesene hemşerim!" muhabbetleri ya da kalk yer ver adama-adam yaşlı, hem senin 2 saat yerini de tuttu değil mi?
İşte dün akşam da kimbilir ne muhabbetler çevrildi, ne çaylar içildi, kurabiyeler yendi sabaha kadar, bir daha belki günaydını bile birbirlerine çok görecek insanlar arasında.
Ay muhabbet nerden nereye geldi, ben deprem korkusuyla sokaklarda hep bunları gözlemledim, ne yapayım? Başka türlü korkumu geçiremezdim ki. Aman neyse deprem salladıysa bizi, ben de onu sallıyorum işte. Siz de sallayın gitsin, tavsiye ederim, iyi geliyor.
İşte dün akşam da kimbilir ne muhabbetler çevrildi, ne çaylar içildi, kurabiyeler yendi sabaha kadar, bir daha belki günaydını bile birbirlerine çok görecek insanlar arasında.
Ay muhabbet nerden nereye geldi, ben deprem korkusuyla sokaklarda hep bunları gözlemledim, ne yapayım? Başka türlü korkumu geçiremezdim ki. Aman neyse deprem salladıysa bizi, ben de onu sallıyorum işte. Siz de sallayın gitsin, tavsiye ederim, iyi geliyor.
Perşembe, Ekim 20, 2005
Yatmak ama yatıp da büyütmemek istiyorum.

Kendimi nasıl yorgun hissediyorum anlatamam. Kimileri "bahar geldi, bahar yorgunluğu bu" der, kimileri "yazdan çıktık, yazın yorgunluğu" der, kimisi de atlar hemen "bütün gün çalışıyoruz, ev işi-ofis işi kolay mı?" der.. Velhasıl azizim, yorgunuz hep. Daha doğrusu ben. YORGUNUM! Eve gidip de pijamaları üstüme geçirmek, televizyonun karşısına yatay bir pozisyonda kurulmak, yanıma her tür ıvır-zıvırları alıp bir daha hiç kalmamak, abur cuburları bir güzel götürmek (ama hiç kilo almamak), dinlenmek, rahatsız edilmemek, aradığım herşey elimin altında olmak, ben yatmak, yaymak, şımarmak, herkese miyav'lamak, hasbi tembeller olmak istiyorum... Bu kadar basit mi aslında hayat? Bu aralar galiba yorgunum ben, siz bana aldırmayın. Yayan varsa ne mutlu, ama o mutluluğu çok görmeyin bana, bana ne ben de istiyorum işte. Kendimi aynı bu resimdeki gibi hayal ediyorum işte. OFF, hayata bakar mısınız lütfen?
Nerden çıktı bu Blog?
Hayatta en çok sevdiğim şeylerden biri yazı yazmaktır. İlkokuldan beri de aynı sevdam devam etmektedir. Yok öyle hemen burun kıvırmayın, vallahi öyle Nobel ödülü almak gibi bir sevdam yok ya da büyük bir gazetede köşem olsun; o köşede anamı-babamı, dostu-düşmanı, kim bana beleş tatil ayarladı, kime yemeğe gittim gibi otu-boku, evcil hayvanımın dökülen tüylerini, içimin sızısını, kalbimin yarasını anlatayım gibi de bir derdim yok... Ben sadece yazmak isterdim, sonra iki dostum bana hararetle yeni bir yöntem bulduklarından sözettiler, önce şaştım, sonra baktım ve şimdi.. Evet şimdi de karşınızdayım... "Uygulayarak öğren" yöntemiyle bu sayfayı hazırlayacağım... Sürç-ü lisan edersem affola. Evet bu Blog iyi ki çıktı, benim de artık bırakın bir köşeyi, koskoca bir sayfam hatta sitem oldu.. İyi ki çıktın, iyi ki çıkarttılar seni karşıma...
