Salı, Nisan 04, 2006

Sana Bir Çeyiz Tepesi Üzerinden Baktım Aziz İstanbul

Efendime söyliyim, bir İstanbul seyahati yaptık ki yorgunluktan dibim çıktı. Allahtan şansıma hava muhteşemdi. Aynı İzmir gibiydi, sıcacık, tam benlik. Cuma sabahtan ordaydık, benim önce işle ilgili bir görüşmem vardı, önce o işimi hallettik.
Sonra swisse gittik (ayıptır söölemesi benim düğünüm orda yapılacak), düğünün yapılacağı yeri gezdik, güzel bi yer, gerçi beygua gibi denize sıfır değil (bendenizin nişanını urla yolu üzerindeki güzelim Beygua’da yapmıştık. Gerçi bizim aile arasında bir nişan yemeği idi, denizin dibinde, palmiye ağaçları arasındaydı ve de İstanbul’a göre resmen bedavaydı- İzmir’imin gözünü seveyim), düğün yeri olan o güzelim otel bahçesi denizi de görmüyo, sanki orman içindesin, o kadar ağaçlık 1 bahçe ki anlatamam. Ordan oranın önerdiği ve seni mecburi yönlendirdiği (avanta mı alıyorlar ne? Şüpheleniyorum, herifi de gözüm tutmadı zaten) neyse, organizasyon firmalarına gittik, orda bir baktık hep ünlü kokoşların ve sonradan buldumcuk mankenlerin yapılmış organizasyonları, resimleri ve videoları var. Ebru Şallı, Özlem Yıldız, Demet Şener falan hepsiciğinin, bu firmalar organizasyonunu yapmışlar. Eh bi de “Toplu İğne”nin yapacaklar, boru değil. Karşılarında koskoca (!) bir değer – yani ben varım :)

Çok para istiyorlar. Yazık günah, ben olsam hayatta vermem o kadar parayı abuk sabuk detaylara ama nedek? Düğünü erkek tarafı yapar. Şimdi siz içinizden delinin zoruna bak, bulmuşta bunuyor diyorsunuzdur kesin. Masayı süslüyecekler, mum koyacaklar, nikah masasını süslüyecekler, 3-5 mum koyacaklar falan. Ama istedikleri dolarlı paraları duyunca “Oha” diyorum ve başka bir şey demiyorum. İstanbul çıldırmış olmalı.

Neyse ertesi gün de kayınvalidemle alışverişe çıktık, bol bol alışveriş yapalım diye, ama utanıyor insan, ben alışkın değilim ki bir şeyler beğenip aldırmaya. Bugüne kadar kendi paramı kazanmışım hep, her şeyimi kendim almışım, şunu beğendim, bunu alalım demek çok hem de çok zor.

Sonra eve geldik, kayınvalidem çıkarttı çeyizlik bohçalarını, görümcem, ben, kendisi gömüldük içine bohçaların, kadıncağız özenmiş oğlu için de bir sürü şey yaptırmış zamanında. Bir sürü nevresim, pike, yatak örtüsü, iğne oyası, dantel, fiskos takımı (fiskos denilen örtüler ne boka yararsa – afedersiniz bok dedim), dantel işlemeli sehpa takımları (hani en azı 40 çeşit oluyo ya tv.nin üstüne bile konmalı)… Seç, seçebilirsen, beğen beğenebilirsen.. Ay ne zor insanları kırmadan beğenmedim ya da tarzım değil demek, ne zor ben bunları kullanamam demek. Seçtik mecburen.

Evet arkadaşlar ben bu dantel olayına zaten çocukluktan beri takıkım. Nefret ederim. Annem ve anneannem zaten yıllardır her tür aforozuma karşı almakta inat edip beni çeşitli sinir hastalıklarından muzdarip bir psikopata dönüştürdükleri için, İstanbul seyahatim sırasında da çeyizime bir o kadar da eklenmiş bulundu. Sanırım önümüzdeki 20 sene İzmir ve Türkiye genelindeki tüm kermeslerde beni görürsünüz, ancak tüketirim. Ya da diyorum acaba bir e-şirket kurup bunları yurt dışına pazarlasam mı? Elimdekiler tükenince sizler de benim bu ticaretime gönüllü katkıda bulunursunuz; eminim sizlerde de benzer gömüler vardır tozlu çekmecelerde açılmadan ve kullanılmadan duran!

Perşembe, Mart 30, 2006

3 günlüğüne tükkanı kapatıyorum

Yarın kargalar bok yemeden (afedersiniz) İstanbul'a gidiyoruz nişanlımla. İzmir'den evlilik izin belgemi aldım ama salt o belgeye sahip biri olarak İstanbul'da evlenmek mümkün değilmiş. O belgeyi alıp İstanbul'daki belediyeye vereceğiz, ben imzamı atacağım ve onlar da işlemleri başlatacaklar. Tabi işin birde İzmir'deki "eziyet işlemleri" adı altındaki o belgeye almadan önceki süreç var ki o da akıllara ziyan. Devletin verdiği nüfus kağıdı onlara yetmiyor ki muhtar denen - bu güne kadar ne iş yaptığını, neye yaradığını çözemediğim kişiden devletin verdiği nüfusa ek olarak , nüfusla aynı şeyleri yazan "nüfus sureti" çıkartmak, yine üstüne üstlük nüfus müdürlüğüne gidip ekstradan, aynı nüfus bilgilerinin tümünün yazdığı ayrı bir nüfus kağıdı (bildiğimiz bilgisayar çıktısı) almak, yurdumun her yerinde geçerli olması mantıken muhtemel olan sağlık ocaklarından değil de nedense koskoca İzmir'de tek bir sağlık ocağından sağlık raporu almak, yine tek bir yerde kan tahlili yaptırmak gibi tırı vırı işlerle de uğraşmak cabası! Nişanlım İstanbul'lu olduğu için onu kabul etmediler, "de get sen İstanbul'dan al sağlık raporunu" dedi bir elinde sigara, diğer elinde şırınga olan bıyıklı, kara suratlı ve üstü beyaz önlüklü sağlık memuru. Niye dedi zavallı sevgilim, benim kanımı burda alsanız ne olur ki dedi. "Yok" dedi sapsarı dişli ve sararmış bıyıklı adam sigarasından bir fırt çekerek, (bu esnada ben koltuğa oturdum, adam sigarasını bana üfleyerek kolumdan kan almaya koyuldu...) "sen İstanbul' a gidicen ordaki belediye sınırlarındaki sağlık ocağından kanını aldıracan", peki dedi nişanlım "bari ciğerimin filmini de merak etmişsiniz, hazır gelmişken, ciğerlerimi burda görmek ister misiniz" dedi, yok dedi adam haşırt diye şırıngayı sokup benden kan alırken, "İstanbul bakacak senin ciğerine". Adam sigarasından son fırtını alırken, biz küçük emrah duruşunu aldık, kös kös geri döndük. Hadi dedim nişanlıma; "kapı açık , arkanı dön ve çık, istenmiyorsun İzmir'de artık". Gitti garibim İstanbul'da yaptırdı tahlillerini.

Şimdi gidecez beraber bi daha onaylanacağız İstanbul'da. Ha bi de sabah sadece 9-11 arası geleceksiniz dediler. Şimdi karga bok yemeden uçuş tarifesiyle İstanbul'a uçuyorum yarın sabah.

Eh hazır gitmişken, düğünün yapılacağı otele gidip bakıcaz, organizasyon firması bakılacak, davetiye-nikah şekeri bakıcaz, mobilya- çeyiz nev'i ıvır zıvır bakıcaz nişanlımın ailesiyle...

Ha bir de iki günlük koşturmada araya işle ilgili de bir toplantı sıkıştırıcam.
Pazartesi iş başı! Oooof offff, kömür gibi yanıyorum, oooff offff... ebesini seviyorum...oof offfff

Pazartesi, Mart 27, 2006

Özel bir cumartesi

Cumartesi günü benim için çok özeldi, çünkü hayatımda ilk kez gelinlik mağazasına gittim, ilk kez gelinlik denedim, ilk kez annem beni gelinlikler içinde gördü ve en önemlisi ben. İlk kez kendimi ayna karşısında gelinlik içinde gördüm. Tuhaf bir histi gerçekten. Size de oldu mu bu? Ama öyle aman aman da bir duygusallık olmadı bende. Annemi gözleri dolmuş görünce çok hüzünlendim ama. Ağlarsa, anam ağlar; gerisi yalan ağlar demişler ya. Ne kadar da doğru değil mi?

İzmir’e Beyaz Butik açıldı nihayet, randevu aldım cumartesi öğleden sonrası için ve gittim. İçerde bir sürü poşet içinde duran gelinlik vardı. İçerde gelinlikten çok çalışan kız vardı. Ayaklara galoş taktırdılar (bu galoş olayına da sinir oluyorum, sanki her şeyimiz tam da; bir galoşumuz eksikti. Hele bir gelinlik mağazasında yeri ne kadar pisletebiliriz ki? Hastane sanki!) Dıştan bakarak beğendiğim 4 tane gelinlik modeli seçtim, içeriye girildi, annem ve beni önce banyoya sokup ellerimizi yıkattılar. Dedim anneme; “evet hemşire hanım, neşter lütfen!” :) Sonra aman gelinliklere sakın dokunmayın diye anneme hafiften ayar çektiler, oysaki dokunacaksın gelinliğe, kumaşına, danteline bakacaksın diy mi ama? Annecim de korktu yazık, “ama kızım iyi de ellerimizi dezenfekte bile ettiniz, kirli değil ki elim, neden dokunmayacakmışım ki, kumaşına bakacaktım sadece” dedi. Ellenmezmiş...

Giydim, çıkardım, kafama takılacak duvak ve çiçekler de değişti gelinlik modeli değiştikçe. Ama benim aklım en çok bir tanesinde kaldı. Çok beğendim… Bakalım nişanlım da beğenecek mi? Sizin için çaktırmadan modelin resmini giyip kendimi çektim. Nasıl beğendiniz mi?



Perşembe, Mart 23, 2006

Sahibi ben değilim!

Şimdi aşağıda okuyacağınız yazıyı ben yazmadım, bir arkadaşım e-mail ile göndermiş. Yazarı anonim ama altına imzamı düşünmeden atarım. Bana nasıl tanıdık geldi anlatamam. Okurken şaşkına döndüm. Bir kadının tüm evreleri bu kadar güzel mi resmedilir! Okuyun siz de... Belki size de tanıdık birini hatırlatabilir. Bulun bakalım sizin kaçıncı evredesiniz!
Çalisan kadin olmak ….

Eskiden kadin olmak daha kolaydi. Kadinlar sadece evde olur, yemek yapar, çocuk bakardi.
Sadece esinin geliri düsükse kadin çalisirdi , çalisan kadina acinirdi. Kadin çalisiyorsa, evine bakamayacagi düsünülürdü, zaten kadin bekarken çalissa bile evlenince evinin kadini olurdu.
90 li yillara gelindiginde kadin sadece evde olmak istemedi, artik çalismak ekonomik olarak özgürlesmek istiyordu. Bütün kadinlar once üniversite okumaya ,sonra çalismaya basladi. Bu kadinin hosuna gitmisti çalisiyor, istedigi gibi harciyor, geziyordu. Artik çalisan kadin evli olmak degil bekar olup gününü gün etmek istiyordu. Yasasin özgürlük… Çalisan kadin artik iskolik olmustu, çalisiyor ve yüksekliyordu, zirveye ulasmisti. Birçok sirkette once orta kademe, sonra üst kademe yöneticiler kadin oldu. Fakat doksanlarin sonuna gelindiginde sirketler yalniz ve iskolik 30 lu yaslarinda kadinlarla doluydu.. Bu çalisan kadina yetmedi, çitayi biraz daha yükseltti. Artik evli ve basarili çalisan kadin olmaliydi.
Çalisan kadin etrafina bakindi, basarili, parali adaylar gözden geçirildi, adaylardan kel, sisman ve kisa olanlar hemen elendi, ince ruhlu, saraptan anlayan,14 Subatda müthis süprizler yapan, kimsenin bilmedigi yerlerde basbasa tatillere götüren, yasamayi seven ve bol bol espiri yapanlar hemen kapisildi.
Yurt disindan tasarimci gelinlikleri getirtildi, otellerde muhtesem dügünler yapilip, Maldivler'e ya da Bali'ye balayina gidildi.
Balayindan sonra çalisan kadin hizla is basi yapti artik, gündüz toplantidan toplantiya kostururken ,artik aksam yemegini de düsünmeye baslamisti. Aksam ne yenmeli, nereye gidilmeli, esinin gömlekleri, pantolanlari ütülü mü, kiyafetleri kuru temizlemeciye gitti mi geldi mi, marketten alinacaklarin listesini çikar, is çikisi git al, eve gel, hizlica aksam yemegini hazirla….
Çalisan kadin artik mutluydu, gece yatagi sicacikti, üzülünce derdini paylasan, hastalaninca ona bakan, aglayinca destek olacak bir omuza, göz yaslarini silecek sevkatli ellere sahipti. 15 saat kosturmak ona viz geliyordu.
Etraf bu sekilde kosusturan ev ve is arasi çift vardiya çalisan kadinla doluydu. Zaman geçiyordu. Çalisan kadin 35 ine yaklasiyordu, biyolojik saati "be –bek, be- bek" diye uyari vermeye basladi.. Evet çalisan kadin hemen çiglik atmaya basladi "kariyer de yaparim bebek de" ..
Çalisan kadinlar hemen sosyetik kadin dogumcularin randevularini doldurdular.
Çalisan kadinlar ajandalarina ve islerinin temposuna uygun zamani seçip hemen mikroenjeksiyonla bebek yapmaya basladi. Kimi tek, kimi ikiz ,kimi üçüz istedi.
1-2 ay sonra güzel haberler sirayla gelmeye basladi, çalisan kadinlar hamileydi.
Ama çalisan kadin hem hamile, hem güzel olmak istedi, hemen diyetisyenlere kosulup, özel hamile diyetleri alindi, bol bol kivi yenmeye baslandi. Eskisi gibi tatli, börek aserilmiyordu, karpuz, kivi ve mango isteniyordu gecenin bir yarisi eslerden. Çalisan kadin çocugunu eski usul büyütmeyecekti, hemen onlarca hamilelik, bebek büyütme kitaplari alindi, bir çok internet sitesine üye olundu. Yoga ve anne–baba kurslarina yazildi. Çalisan kadin artik gün gün takip ediyordu bebegini. Bugün 43.gün bebegim üzüm tanesi gibi, 59.gün parmaklari olustu, 89.gün bu gün ilk defa hiçkirdi. 210.günden sonra artik bebegin matematik zekasinin artmasi için Mozart dinletilecek.Sonunda mutlu gün geldi çalisan kadin artik anneydi ,3-4 aylik izinden sonra çalisan kadin öldürücü diyetlerle zayiflayarak incecik bir sekilde is basi yapmisti. Artik basarili bir yönetici, iyi bir es ve anne olarak 24 saat çalisiyordu. Bebek büyüdükçe, sosyallesmesi için çalisan kadin cumartesilerini çocuguna ayirdi, artik tüm anneler topluca etkinliklere katilmaya basladilar, yas günü partileri, tiyatrolar, piyano dersleri, basketbol, tenis ve yüzme kurslarinin biri bitiyor, biri basliyordu.
Çalisan kadina bu da yetmedi artik herkes çalisiyor, iyi bir es ve annelik yapiyordu, çalisan kadin çitayi birkez daha yükseltti.
O artik evinde katkisiz, saglikli ekmekler, kahvalti için ev yapimi reçel yapmali, organik gidalarla, vitamini bol sebze yemekleri hazirlamali, çocuguna ve esine özel günlerde ev yapimi pastalar yapabilmeli, bu pastalari çok güzel süsleyebilmeliydi.
Evet bütün çalisan kadinlar yemek yapma kurslarina kosmaya basladilar, evlerine ekmek yapma makinalari aldilar. Simdi çalisan kadinlar toplanti aralarinda bir birlerine ekmek tarifleri vermeye basladilar, dün nefis bir çavdarli ekmek yaptim, istersen tarifini vereyim. Ben de hafta sonu harika bir pasta yaptim. evdekiler bayildi. Bir aksam gelin de size de yapayim.
Bakalim Çalisan kadin bundan sonra çitasini nereye yükseltecek ????
Bu süreç içerisinde çalisan erkek ise çitasini hiç yükseltmedi. 80 lerde, 90 larda ve 2000 lerde hep ayni kaldi…..

Pazartesi, Mart 20, 2006

Gene ebeyim!

Gayriye hanım beni ebelemiş. Hem de ne ebeleme. Ebesine burdan selam eder, ahret suallerini cevaplamaya başlarım. Saatlerdir yazıyorum okumazsanız iki elim yakanızda olur ona göre!
Rumuzunuz/Takma adlarınız? Öz
Doğum gününüz? 6 Ekim
Hiç öpüştünüz mü? Yooooo, o nası bişey ki?
Hiç koca bir kutu "Oreos" yediniz mi? O ne be? Cips gibi bişiy mi? Başka yenecek bilindik bişey bulamadın mı?
Hiç sahneye çıktınız mı? Cıktım. İlkokulda, ortaokulda bol bol. Ay bi de bale yapardım ben :) söylemeden edemiycem. 3 sene tütüler içinde kelebek misali. Bizim evde misafirler geldiğinde “kızım Aysel teyzenler görsün, ayrı bacaklarını” şeklinde gerzek muhabbetler çok olmuştur. Ve ben her seferinde caart diye ayırırdım bacaklarımı, bazen de tütülerimi giyer evde misafirlere resital verirdim. ehe he heee…Yani sahne ışıklarına alışığım ancak keşfedilemedim bir türlü ve artık çok geç. Şimdi sahne sahne diye inlersem bu sefer nişanlım ayırır bacaklarımı
Hiç araba kazası yaptınız mı? Yaptım 1 kere. Ehliyeti yeni almıştım,şehir içi ders almadan ilk arabamla, açıktan almadan bizim caddede u dönüşü yapmış ve bizim çiçekçinin park etmiş çiçek arabasının kapısına haşırt diye dalmıştım.
Hayatınızda Eiffel Kulesi'ne gittiniz mi? Gittim
En sevdiğiniz şampuan bayan? Valla ben kafama göre takılıyorum artık. Ne yeni çıktıysa alıyorum bir deniyorum önce. Şahsımın sürekli aynı parfüm ve aynı şampuanı kullandığı görülmemiştir.
En sevdiğiniz sabun? Cildim kuru o yüzden sabun kullanmıyorum. Bi de açıkçası kullanılmış sabunları elimle tutamam ben. Likit sabun en iyisi!
En sevdiğiniz renk nedir peki? Siyah, beyaz, mavi, yeşil ve gri
En sevdiğiniz gün? Sorulur mu? Tabiki cuma ve cumartesi
En sevdiğiniz gece? Yaz geceleri
En sevdiğiniz müzik grubu? Valla ben ergenken Bon Jovi hastasıydım, ha bi de U2
En sevdiğiniz reklam? Türk reklamları bana yaratıcılıktan çok uzak geliyor, o yüzden” işte bu” diyebileceğim pek bir şey yok. Sadece yıllar önve VW’nin bir dergi reklam serisi vardı: “İnsan sadece görmek istediğini görür” gibi de sloganı. Adamlar sadece tabiattan enstantaneler çekerek dergiye reklam vermişlerdi, araba ile detay falan yok, ama siz mesela gökte uçan 2 kuş görüyorsunuz ama kanatlarını öyle bir perspektiften çekmişler ki, VW’nin logosu oluyor. Ya da denize dalmaya çalışan 2 yunus. İkisinin kuyruğu öyle bir anda yakalanmış ki VW’nin logosu gibi olmuş.
Erkek arkadaşınız var mı? Varr. Nişanlım olur kendileriBirisinden hoşlanıyor musunuz? Nişanlım olur kendileri
En iyi arkadaşınız var mı? Var
Telefonunuzda hızlı arama tuşlarında sevdiğiniz arkadaşlarınızı sıralıyor musunuz? Hayır, bilmem zaten. Teknoloji ile aram pek hoş değil
En komik arkadaşınız kim? Valla hepsi kendine göre komik. Ancak sanırım onlar genelde bana çok gülerler.
En çok hangi arkadaşınızla alışverişe gidersiniz? Ben’ce ile alışverişe gideriz zevklerimiz ve kafamız çok uyar, birbirimize gaz veririz ama ben alışverişlerde genelde yanlız gezen kovboyum.
En çok kime mail yazarsınız? Arkadaslarıma yazarım, daha doğrusu gelen postayı iletirim.
En eski arkadaşınız kim? Benden 40 gün önce doğan annemin arkadaşının kızı Betil. İkimizi köşe yastığı gibi tulumlarımızla koltuğa dayayıp resmimizi çekmişler. Şimdi o bir tıp doktoru ve Antalya’da
En gürültücü arkadaşınız kim? Galiba bu kendim oluyorum. Çenemle ilgili çok yorum var arkadaşlarımdan
En çekingen arkadaşınız kim? Aslında hiçbiri çekingen değil, arkadaşım olduysa demek ki çekingenliği kırmışız demek .
Ailesini en iyi tanıdığınız arkadaşınız kim? Ayy, sana ne? Napacan ailesini?
En çok hangi arkadaşınızdan öneri alırsınız? Hepsi öneriye gerek kalmadan maşallah tüm önerilerini sıralarlar. Benim öneri almama fırsat bırakmazlar yani
Hangi arkadaşınız bütün sırlarınızı biliyor? Napacan? Arkadaşıma gidip, sırlarımı parayla satın alıp yayınlayacan mı?
En çok kimden anketler alıyorsunuz? Gayri-ihtiyari (nam’ı değer gayriye)
Hangi arkadaşınızı kıskanırsınız? Hic birini
Kimle ağlarsınız? Farketmez, sulugözlüğüm tuttu mu heryerde ve herkesin yanında ağlarım
Sürekli kullandığınız bir cümle/söz var mıdır, nedir?1.ebeni 2.kotorok 3. k.mın kenarı
Son 24 saatte.ağladınız mı? evet (Çanakkale belgeseli ile ilgili bir programda ve yine internetten gelen Çanakkale ile ilgili “Kınalı Ali Destanı”na
Birisine yardım ettiniz mi? Evet. müşteriye
gazetede bir şeyi incelediniz mi? Evet
saçınızı kestiniz mi? son 24 saatte mi? Hayır
etek giydiniz mi? ne eteği, ben donsuz geziyorum, öyle cıbıl cıbıl dolanıyorum!
birisine kötü davrandınız mı? hayır ama bu ahret sorularını başıma kaktığı için birazdan gayriyeye virüs göndercem
birisiyle alaycı konuştunuz mu?evet . bizim bir her eve lazım “vada”mız var. gerçek adı vedat. Ister ofis boy deyin, ister mutemet, ister hayat asistanı, herşeyimiz. Ama tabi ilişkiler ister istemez laçka oluyo, kendisi edirne taraflarından göçmen ve cennet mahallesindekiler gibi konuşuyo. En son ona kapçık ağızlı demiştim :)
koşuya çıktınız mı? tabiki hayır
yürüyüşe çıktınız mı? şu yağmurlar bir bitsin inşallah
sinemaya gittiniz mi? en son organize işlere gitmiştim fi tarihinde. Bu aralar evde izleyerek idare ediyorum
öpüştünüz mü peki? Oha! Sana ne
kendinizi aptal hissettiniz mi?evet özellikle gazetelerdeki ve tvlerdeki her haberi izlerken, okurken, hele hele politikacıları dinlerken sürekli!
birisine "Seni seviyorum," dediniz mi?evet
mektup yazdınız mı? hayır. çocukken askerdeki kuzenime yazardım ne bileyim onların komutanları tarafından okunduğunu! Ona hep “ne biçim bi komutanın var senin, hayvan herif, söyle de o hıyara arada bi izin versin sana diye yazardım. Garibim benim yüzümden kaç kez haftasonu izinsiz kalmıştı :)
sınava girdiniz mi? bu cumartesi ve Pazar giricem. Gene gitti güzelim haftasonum
bir şeyin üstesinden geldiniz mi?hep geliyoz herhalde. Boş boş oturmıyoruz burda
yeni birisiyle tanıştınız mı? bu sabah işe gitmek için taksiye bindim, yağmur çoktu, otobüs de yoktu, duraktan bi teyzeyi de taksiye müdahil ettim, kırıştık taksi parasını yarı yarıya.bu şekilde tanıştım kadınla
günlüğünüze yazdınız mı?blog yazıyom ya, bi de bu başımın belası ahiret anketi var. dahası ne olsun?
en sevdiğiniz filmi izlediniz mi? Hayır
hoşlandığınız birisiyle konuştunuz mu? Evet, nişanlımla sürekli.
birisine hediye verdiniz mi? hayır ama annemin doğum günü yaklaşıyo, haftaya vermem gerekecek, nişanlıya da hatırlatılacak
birisini özlediniz mi? evet, rahmetli babannemi çok hem de
birisiyle kucaklaştınız mı? evet nişanlım ile
anababanızla kavga ettiniz mi? bazen oluyo tabi, onların gözünde ben hala 32’sinde değil, 8’indeyim çünkü
bir arkadaşınızla kavga ettiniz mi? ben arkadaş arasında kavga sevmem, kavga ortamı gerer beni, kavga ortamı olduğu vakit çaktırmadan uzarım, ama benle alakası olmayan sokaktaki her kavgaya da ne hikmetse hemen dalarım, iki çift laf da ben çekmkiririm, hiç kusur kalmam
bir şeyden korktunuz mu? Evet, düğünümde 50 kiloya düşemeyip şuanki halimle (56) tüm davetliler tarafından “şişman gelin” olarak anılmaktan çok korkuyorum
En son ne zaman duş aldınız? Dün gece (yani pazar akşamı)
gece yemek yedinizmi? Evet, tüm insanlar gibi (ne salak bi soru bu böyle!)
Şu anda ne giyiyorsunuz? Ay bu soruda telefon sapıklarının sorduğu soruya benziyo. “Şu an üstünde ne var?” İş saatinde, ofisteyim, ne giyebilirim sen tahmin et bakiim!
yorgun musunuz?kesinlikle evet hele bi de 2 saattir bunları yazdım ya.
mutlu musunuz? mutluyum
pijama mı giyiyorsunuz? Evet geceleri. kışın hele asla gecelik giyemem, deli yattığım için, sabah kalktığımda tüm gecelik başıma geçmiş şekilde kalkıyorum
yemek yiyor musunuz? Malesef ne bulursam
birisiyle online olarak konuşuyor musunuz?hergün bence ile, arada nefin ile
Bu anketin bitmesine hazır mısınız? Rica ederim böyle iyi, hem kendi sinir katsayımı da denemiş oluyorum; hep merak ederdim insan nasıl katil olur diye
Bu anketi ne kadar zamandır yapıyorsunuz? Sabahtan beri.. sanki onunla doğdum, yapıştı elime
En sevdiğiniz sandviç? Bol mayonezli,az hardallı, füme etli, marul, domates ve kaşar türevi peynirli. İçi boş sandviçlerden nefret ederim, hani şu havayollarının verdiği cinsten. Sandviç dediğin şöyle yanlardan bakınca içi doluluktan taşmış gibi görünmeli.
Kahve mi, sıcak çikolata mı? Kahve tabiki
Sıcak mı, soğuk mu? Sıcak ama yazları frapesi de harika oluyo- hayır demem
Küçük mü büyük mü? Neyin? Soruyu tam olarak anlayamadım gayriye hanım.
Nasıl bir hava? Sevdiğim havayı mı soruyosun? Tabiki güneşli, ılık, yasemin kokulu, deniz ve güneş yağı kokmalı
Dantel mi, saten mi? pamuklu penyeler tercihim
Kırmızı mı, Mavi mi? yeteeeerrr. Sana ne. ben siyah beğeniyorum belki.neden 2 renkle sınırlıyorsunuz insanı?
Eski mi yeni mi? hö? ne anlamda bi soru bu, anlayamadım
Orası mı, burası mı? hö? (ben de bu soruyu sorana öncelikle şunu sorayım: anan mı eben mi?)
sevgiler, nihayet bitti!

Salı, Mart 14, 2006

EBE'yim

Herkes sobelenir de ben sobelenmez miyim? Canım hemşehrim aslıcım beni sobelemiş, ben kusur kalmiyim diye. İşte toplu iğnenin 4 x 4 'leri:
Yaşadığım 4 Yer:
ehe ehe heeüee, ayıptır sölemesi;
doğdum İzmir
büyüdüm İzmir
okudum İzmir
yaşıyorum İzmir
Defalarca İzlediğim ve İzleyebileceğim 4 Film:
İlla ki Şabanoğlu Şaban, Tosun Paşa, Süt Kardeşlerden oluşan Kemal Sunal üçlemesi
Shrek1 ve 2.si (valla şaka değil, bayılıyourm ben ona)
Özel Bir Kadın (ne bilim, defalarca izleyebilirim ben o kül kedisi masalını...fıırrk!)
Yüzüklerin Efendisi, tüm serisi (Ordaki Gollum adamımdır da..kıymetlimissss diyo ya ben orda ne oluyom biliyonuz mu? :P)
İzlediğim 4 TV programı (aslıcım şimdi bunlar dizi de olabilir mi? yoksa illa ki böyle ibo show (böğk) gibi bişey olmak mı zorunda? neyse ben dizileri de katıyorum:
Avrupa Yakası
Desperate housewives (yıllar önce de ally mc beal vardı; uğursuz (!) ev kadınları yokken de onu seyrederdim)
BBC prime'daki ready-steady and cook programı (adamlar 3 çeşit abuk sabuk yiyecek kullanarak 16 dakkada dünyayı pişiriyorlar.utanın..utanınnnn)
Cnbc'deki tüm sit-comlar (hayatta kaçırmam: hepsi süper!)
Tatil için gittiğim 4 yer:
Thailand (boru değil 4 kez gittim ve toplam 6 ay kaldım ben o memlekette. tavsiye ederim)
USA- Florida-Miami (malesaf sadece 15 gün)
Avrupa (bilumum ülkeleri-ayıptır sölemesi ben pek severim gezmeyi- 4 taneyi nereme sığdırayım?)
Dubai-Bahreyn
Özel not: Valla küfür etmeyin arkadaşlar; bakınız ben bugüne kadar hiçbir zaman yıllık izin kullanamadım, çalıştığım hain şirketler hep hasta olduğumda,işim çıktığımda gelemediğimden kestikleri için izinlerimi, ben de hep bayram tatillerinde izinliydim. eh turların cazibesine kapılıyo insan haliyle)
Bi özel not daha: Çeşme, Ada, Urla (bunlar zaten hep hayatımda, yazın her haftasonu....onlarsız olmaz)
Yaptığım 4 iş: (aslıcım ilkinden mi en sondakinden mi başlıycaz?-neyse ben gene kafama göre takılayım)
Şu an- bir şirketin operasyon müdürü
Yine şu an- Aynı zamanda özel üniversitede öğretim görevlisi (patron izin verdi sağolsun da bakın gene gitti benim yıllık izinlerim işte..söylüyom inanmıyonuz!)
Daha eskisi - Tütün firmasında boctan ishler sorumlusu
Onun da eskisi - boya fabrikasında gene aynı görevin sorumlusu
En çok sevdiğim 4 yemek:
Balık ve her nev'i deniz ürünü (hele kalamar yok mu? mııımm misss)
Zeytinyağlı lahana ve yaprak sarması (kuşüzümlü ve fıstıklı olacak)
Fava
Ot kavurması (üstüne yumurta da kırılacak tabi)
Şu anda olmak istediğim 4 yer:
Olmak istediğim yerdeyim aslında ama ahh, şimdi olsa da şurda olsam dediğim yerler kesinlikle İzmir'e dönmek koşuluyla olacak tabi ki:
Pasifik bir ada (ben diyim Maldivler, siz deyin Mauritus falan) uzanmışım kumsala olayı...
New york'da deli gibi alışveriş yapayım
Paris'te parizien bir müzik eşliğinde bir kafede dışarda oturup kahvemi içeyim
Cunda adası ya da bozcada'da tarihin halen yaşadığı ve korunduğu bir yerde taş plaktan bir münir nurettin eşliğinde çok değil- 1 tek rakı ile denize bakıp efkarlanmak ve halime şükretmek isterdim
Sobelediğim 4 arkadaşım:
Yahu herkes sobelenmiş bu konuda, kaldı mı sobelenmeyen? Varsa farzetsin ki ben sobeledim. Ebe sensin arkadaşım... Her kim sobelenmeden bunu okuyosa, bilsin ki EBE!

Perşembe, Mart 09, 2006

ben geldim.

biliyorum çok boşladım seni günlük. ve değerli derman ablalarını... ama napiyim canım sıkkındı. gerçi hala sıkıntım geçmedi. merak ediyosunuz biliyorum; toplu iğnenin nesi var diye. malumunuz ben evleneceğim ya; tüm sorun benim aylardır en istemediğim tarihe gün alınması ve bunda benim yapacağım hiçbir şeyin olmaması. eh tabi erkek tarafının "düğünü erkek tarafı yapar" mantığıyla mecburi bir tarih. tabi bende de "sona kalan dona kalır" mantığı ile karşıt bir görüş... uzlaşmasız kabullenme... ki bana çok tezat. ama insan sevince susuyor mu? yoksa bana mı öyle geliyo. benim düğünüm ama ben sessiz...
meraklısına not: ben izmirli, nişanlım istanbullu. oturacağımız yer izmir. nikahlanacağımız ve düğünümüzün yapılacağı yer: istanbul. düğün günü: günlerden pazar, akşam saatleri :(
umarım izmirden gelemeyecek olan boş masalara bakıp bakıp üzülmem.

Cuma, Mart 03, 2006

iyi değilim ben. canım sıkkın. içim acıyo. hiç bir şeyi bilmiyorum artık. ne doğruyu ne de yanlışı, kim haklıyı kim haksızı, ne oyun oynamayı ne de oynatmayı. korkuyorum da. zaten ben bilmekten değil, bilmemekten korkuyorum.

Çarşamba, Mart 01, 2006

1 kadının anatomisi

1 kadın.
Mesleği: Bakan
Neyin bakanı: Şeyin bakanı... yani biz kadınların
Ne yapmış: Bugüne kadar benim bildiğim pozitif bir faaliyeti yok.
Ne yapmamış: Malatyadaki yavrular, psikopat hela temizlikçileri tarafından hortumla dövülüp sıcak suyla haşlanırken kendisi Londra’da ısrarlara rağmen dönmemişti.
Ben neden taktım: Kadınlara yönelik pekçok sivil toplum örgütünü mahkemeye vermiş bu bakan.
Neden: Çünkü bu kadın örgütleri zat-ı alilerinin makamına faks yoluyla protesto göndermişler.
Neden protesto etmişler: Çünkü bu bakan anayasada yer alacak olan “kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi” sözleşmesine imza atmamış
Peki bakan ne yapmış: Kendisine faks yoluyla protesto gönderen bilinçli hemcinslerini mahkemeye vermiş.
Kim bu bakan: 1 kadın
Protestocu kim: 1 kadın
Ben kimim: 1 kadın.

Pazartesi, Şubat 27, 2006

Sıpaya gitmenin dayanılmaz hafifliği

Sıpaları anlatacaktım size ben (Sıpa-kokoşcası: S.p.A). Hani şu bildiğimiz hamamın kibarcası. 2 hafta önce çeşmede kendini sıpa sanan bir otele gittik. Reklamlarında size muhteşem huzur, sağlık, dinginlik, ve bol ingilizce sokuşturulmuş; “fitness, beauty, tranqulity, peace, comfort, yoga, silence, calming” sunan (!) otele gittik. Heh he he ay ne komikti, anlatamam. Bizim insanımıza sıpa mıpa vız gelir tırıs gider. Bakınız şimdi size genel manzarayı anlatayım. Otelde pazar sabahı geç kahvaltıdayız, herkes akşamdan kalma. Neyin sıpası? Kim gidecek sıpaya? Yayılmış herkes kahvaltı salonuna, pide lavaş fırınına kuyruğa giren dönüyo gene giriyo, omlet yapan adamcağız ha yumurtladı ha yumurtlayacak yumurtalarla uğraşmaktan. Kahve-çay makinası dolduğu an boşalıyor, garsonlar şaş olmuş. Velhasıl o kalabalık yemek salonunu hayal edin, karnı doyan başlıyo gazete mütalaasına. Salon komple camekan yere kadar ve dışarısı çim, hava soğuk ve şakır şakır yağmur yağıyor. Ee hani sıpaya kim ne zaman girecek? Yerini bilen var mı? Huzura erecektik hani, ruhumuzu ve bedenimizi dinlendirecektik? Astral seyahat yapıyor olacaktık?

Bir an gazeteden başımı kaldırdım, iki tane tip çimler üstünde sekerek ilerliyorlar açık havuza doğru (ay ne komiklerdi anlatamam); biri dişi- diğeri erkek, giymişler üstlerine otelin bornozlarını, altlarında da otel odalarındaki kağıt terliklerden (allah insanı gerzek yapmasın arkadaşlar!) çamurlu çimlere basa basa çapı yaklaşık 2 metre olan içi kahverengi çamurlu su dolu süs havuzu kılıklı çukura geldiler. Ben bu arada yan masalara göz kaydırdım ki, herkes bırakmış gazeteleri bunları seyrediyo. Yan masadan bi adamcağız bağırarak durumu en hakikisinden özetledi :
“K.çları donacak bunların yahu!”

Bornozlu olanlardan erkek olanı gitti, bahçeden üstü ıslak 2 adet şezlong da getirdi, ıkıl ıkıl taşıdı onları. Kadın öyle bornozuna sıkı sıkı sarılmış bekledi adamı, korktu herhalde dibini görmediği suya yanlız girmeye. Adam geldi, bizim tarafta da camlar seyirciyle doldu. Herkes garfield gibi yapıştı cama, bahisler açıldı. Adam cupp diye atladı. Evet arkadaşlar atlamak fiilini kullandım çünkü adam o k.ç kadar suya çivileme atladı ! Kadın da bornozunu striptizci edasıyla çamurlu çimen üstüne bırakıverdi ve süt gibi bembeyaz teniyle suya indi. Adam değil kulaç atmak sadece 1 adımla kızın yanına geldi, oteldeki tüm müşteriler kahvaltı salonunda yayıp onları seyreyleye dursun bunlar kah çıkıp ıslak şezlonga oturdular, kah üşüyüp çamurlu su içine girdiler. Aslında madalya takmak lazım onlara. Otelde sıpa denilen şeyi (eğer otel buna sıpa diyosa ya da çiftimiz sıpayı, çamur dolu çocuk havuzu sandıysa bilmem) kullanan sadece bu iki kişiydi. Büyük ihtimalle yazdan bu yana kullanılmayan ve içi bu zamana kadar pis şeylerle dolduğu için çamur rengine bürünen çocuk havuzunu kullandı bu gerzek çift. Biz ve oteldeki diğer tüm müşteriler şömineli salonda çaylarımızı yudumlayıp gazeteleri okuren, bunlara çok güldük. O yüzden sıpa bizim milleti aşar arkadaşlar!

Cuma, Şubat 24, 2006

bir istek daha. ne gırtlaksınız yahu!

Yani beni de Emine S. Beder yaptınız ya, aşkolun. İlla ki tarifini yaz dediniz ben de şaşa döndüm, hangisini yazayım diye. Ancak özel istek geldi pırasalı - mantarlı kiş için.
İşte tarifim.
Kiş öncesi hazırlıklar: Bulunduğunuz yerdeki camları sonuna kadar açın, musluğu da açın ve mümkünse akan suyun yanında pırasaları doğrayın. Yoksa kıpkırmızı gözlerini zoluyo (denedim, gözlerim yaş içinde kaldı). Burun akmasına yönelik de peçete falan buludurun.
İçi için: Valla göz kararı ince halka olacak şekilde doğrayın pırasaları (yanan gözler ve akan burun için bakınız yukardaki paragraf). Az zeytinyağında teflonda kavurun pırasaları. Pırasalar kavrulurken dilimlediğiniz 1 kutu mantarı içine boşaltın. Tuz ve isterseniz baharatları ekleyin (ben sebzeli çeşnilerden kattım içine, hiç fena olmadı yani) mantarlar suyunu çekince söndürün. İçiniz hazırdır arkadaşlar
Kiş hamuru için: 200 gr un ( ben 200 gramın 1 su bardağı dolusu olduğuna karar kıldım ve öyle yaptım), 100 gr margarin/tereyağ (ben becel kullandım)- oda sıcaklığında böyle vıcık vıcık bir yağ olacak, yarım çay kaşığı tuz ve yarım çay bardağı soğuk su. Un, yağ ve tuzu elinizle ekmek kırınıtısı olacak şekilde ufalayarak yoğurun. Sonra dolapta soğuttuğunuz suyu içine azar azar dökün, öyle haaarş diye dökmeyin, çok cıvık olabiliyo çünkü (bakınız geçmiş haftaki deneyimlerim). Hem hepsini de dökmenize gerek yok. Ucundan accık! Hamuru top şekline getirip üstüne bez örtüp bi 15-20 dakika buzdolabına koyun.
Üst için: 1 su bardağı kaşar rendesi, 1 su bardağı süt, 1 yumurta, 1 çrb kaşığı un. Yumurtayı ve sütü çırp, diğerlerini ekle ve karıştır.
Son işlemler: Buzdolabından hamuru alıp kişi pişireceğin kalıba yay, üst için yaptığın karışımın içine pırasalı mantarlı karışımı ekleyip karıştır, hamurun üstüne yay ve yallah fırına. Klasik pişirme derecesinde diyo ama ben o gün habire fırında bişeyler pişirdiğim için fırın derecesini hiç değiştirmedim, siz de kafaya göre takılın artık. Afiyet şeker olsun

Perşembe, Şubat 23, 2006

istek üzerine limonlu pay tarifi

Şimdi limonlu payın tarifini veriyorum sıkı durun.
Ancak öncelikle şunu itiraf etmeliyim ki aşağıda yazacağım tarif benim cumartesi yapmış olduğum tarif değil. Nasıl mı? Şöyle ki, orjinal tarifi uzun uzun inceledim. Ben tarife baktım, o bana baktı. Oturdum mutfak masasında kendime bir türk kahvesi yaptım, tarife baktım, o bana baktı ve “aaay, ben uğraşamam bu kadar çetrefil işle” dedim ve tarifi son kez okuyup doğru markete indim. Kendime göre bir yöntem buldum ve tarifi modifiye ederek en kolayından yaptım. Aynısı gibi olmasa da yendi bitti kül oldu. Napiyim? Diyorum size inanmıyorsunuz, benim öyle zor mutfak işleriyle işim olmaz, kolaysa varım ama zorsa, zor olanı anında kendime göre kolay hale getiririm.
İşte asıl limonlu pay tarifiniz:
Tart malzeme:
125 gr margarin (ocakta eriteceksin önce), ½ su bardağı şeker, ¾ su bardağı un (ay neden böyle kesirli tarif verirler ki bu insanlar, söyle deseler mesela; 1 bardaktan 1 parmak az un-nası daha mantıklı değil mi yani?), ½ çay kaşığı kabartma tuzu (yarım çay kaşığı deseler ölürler), 2 yumurta (hah sıkıysa yumurta ölçüsünü de da 5/3 diye verin de göriyim!), 1 paket vanilya
Malzemelerin hepsi bir güzel mikserla çırpılıyor, yağlanmış kelepçeli kalıba dökülüyo (ben o kelepçeli kalıplarda taban tepsisini hep tersini yüze taktığım için ilk iki kek pişirmem hüsran oldu, aktı hepsi fırına). Neyse işte hepsi yaklaşık 180 derece gibi pişirilir.
İç malzeme: Kekimiz pişerken siz muhallebiyi yapmaya başlayacakmışsınız. 3 çorb.kş un,1 fincan toz şeker, 1 limon kabuğu rendesi ve aynı limonun suyundan 8-10 çorba kaşığı ekleyin, 3 yumurtanın sarısı (akları atmayın, onlar köpüğü yaparken lazım), 2 fincan sıcak su ya da süt (isteğe bağlı). Eğer su / sütü daha fazla (göz kararı) koyarsanız daha yumuşak bir muhallebi olur. Tercih sizin. Bu malzemelerin hepsini ateşte mikserla bir güzel çırpa çırpa pişiriyosunuz. Sonra bu muhallebiyi kekin üstüne harrş diye bi güzel döküyosunuz.
Köpük: Hatırlarsanız 3 adet yumurta akımız elimizde vardı, 6 çorb.kş toz şeker de bulup buluşturuverin. Önce yumurta aklarını köpük oluncaya kadar çırpın, azar azar şekeri ekleyin ve çırpmaya devam. Kekin üstüne şekilli yay ve fırının ızgarasına tekrar koy üstü kahverengi olunca çıkar.

Peki ben bu kadar uğraştım mı? Tabi ki hayır! Peki ben ne yaptım?

Markete gittim, limonlu hazır kek aldım, limonlu puding aldım. Kelepçeli kalıbı yine ters taktım, sonra düzelttim, hazır kekin yarısını yaptım ki tart gibi dibinde az kek olsun diye. Yoksa kabarıp normal bir kek olur diye, yarım ölçüde işi hallettim. Ayrı bir yerde limonlu pudingi daha az süt ölçüsü kullanarak pişirdim, içine limon kabuğu rendesi attım (zor oldu ama napalım dostlar sağolsun) ve en üste limonlu payın gerçek tarifindeki köpüğü yaptım ama ve fırına attım. Valla aynısı gibi oldu. İşte benim anında süpürülen limonlu payımın sırrı budur arkadaşlar. Aklımı seveyim :) Siz her ikisini de deneyin tabi, ben beceriksiz olduğum için orjinali denemekten korktum. Ama eminim siz becerirsiniz. Afiyet şeker olsun, top top et, pıt pıt yağ olsun.

Salı, Şubat 21, 2006

Özüme döndüm

Eveeet, bu kadar yemek olayı beni aşar arkadaşlar.
Bugün itibariyle özüme dönüyor ve iğneleri batırmaya devam ediyorum.
Geçtiğimiz Cumartesi pasta-börek canavarlarını kapıdan yolladıktan sonra bendeniz çeşmede bir otele doğru bacadan yola koyuldum. Ben kendisine otel desem de otel nedense bu saptamayı üstüne almayıp ısrarla “spa” olarak anılmak istiyor (bu spa adına da sinir oluyorum. Açılımı ne olabilir ki? Bizim atalarımızdan bildiğimiz hamam ve tellakın -ki kibarcası masöz oluyo- bulunduğu, ekstradan bol çamurlu k.ç kadar pis bir havuzun olduğu, hamamın içine fıskıyeli bir havuzun oturtulup içine nedense iki-üç çiçek yaprağı attırdın mı al sana spa işte!). Herneyse geç kalmış sevgililer günü programına gittik. Tabi biz izmirliler için bazı olaylar (hadi konseptler diyim de artizzler gibi konuşmuş olayım) halen basite indirgenerek anlaşılmaktadır. Otelin ilanı sevgililer günü kaçamağı diye çıkmış ama güzelim hemşehrilerim otele çoktan yerleşmişler de sanki 23 nisan bayramını kutluyoruz. Amanin, sağım solum çocuk. E hani bu haftasonu tüm sevgililer gelcekti buraya? Ay bi de otel her bi yere kalp şeklinde kırmızı balonlar serpiştirmiş, çocuklar da çat-pat patlatıp duruyorlar, ortalık duman. Sıfır romantizm olayı.
Bugünkü takıntım düğün-dernek, balo, nişan, kına gecesi hiç farketmez dans pistinde salak salak dans eden çocuklar:)
Akşam yemeği de ayrı bir komediydi. Cansu Cancan misali bir üvertür kadın çıkmış sahneye çığlık çığlığa şarkı söylüyor. Belli, yıkılmış bir kadın, hayli çirkin, hayli geçkin ağlamaklı... (Timur Selçuk’tan çaldım bu sözleri, konuya da çok uydu-napiyim?)
Hadi dedik, bırakalım bu akşamlık söylesin, biz de gülelim bari, dans edenleri seyredelim.
Ne mümkün!
Bakın, ister yazlık sitelerin diskosunda olun, ister bir yakınınızın düğününde, nişanında olun, ister ailelerin de katılabileceği bir şirket yıldönümü kutlamasında; hiç farketmez; eğer müzik varsa piste bakın. Pistte büyükten çok çocuk göreceksiniz. Hadi bir de bu çocuklar müzikle ahenkle dans etseler, can kurban amma velakin kollarını iki yana açmış mevlevi gibi olduğu yerde dönen ve muhtemelen tepe sersemi olup yere kapaklanan çok çocuk gördüm ben. Yani çoccum, seni kim ne yapsın?, bak seni seyretmiyo kimse, bu gerçeği kabullen ve bırak büyükler dans etsin o pistte. Ama yok! Olmuyor, büyükler oturup kendilerinden geçerler car car muhabbette, çocuk pisti birbirine mi katmış, dans etmeye çalışan büyüklerin arasına bodozlama mı dalmış, milleti masalarına zorla geri mi göndermiş, umurlarında değildir.

Çocuk havuzları da gereksizdir otellerde. Boşuna kaynak harcanmıştır sırf bu havuzlar yapılsın diye. Ben bugüne kadar çocuk havuzuna giren bir tek çocuğa raslamadım. Nerde var büyüklere göre bir su birikintisi, hepsi orda! Ya çocuklar kendilerini çocuk saymıyorlar ya da çocuk havuzları; aslında ayak yıkamak için özel tasarlanmış dezenfekte su birikintileri olmalı.
Tam şezlongunuzdan kalkıp yüzmeye karar vermişsinizdir, şöyle sağı solu yoklayıp kaç kişi size doğru bakmakta, bikinizin üst tarafı olması gereken yerde mi, popomun arasına bikinim kaçmış mı, göbeğimi yeterince içine çekebilmiş miyim gibi her tür havuzda salınma aktivitesini gerçekleştirip havuzun dibine banu alkan misali geldiğinizde saatlerdir güneşte yanmanın bedeli olan havuz suyunun soğuk gelmesi, bir -iki çocuğun tam önünüzden havuza atlayarak havuzun tüm suyunu üstünüze, ağzınıza burnunuza sıçratması ile son bulur. Siz tam bağıracakken güneşlenmekte olan annesinin “berkcaaan, oğlum sabahtan beri havuzdasın, gel hamburgerini yee” diye seslenmesiyle hevesiniz kursağınızda kalır. Ya hasbel kader havuza kendi iradeniz ile girmişsinizdir ve yayıla yayıla içinde su balesi yapmaktasınızdır. Birden bir uçan tekme böğrünüze saplanıverir. Ve baktığınızda tam orda size sinir sinir sırıtan bir çocuk görürsünüz. Nedense de gözlerinde deniz gözlüğü ya da yüzücü gözlüğü takmıştır o çocuk ve size sinsi sinsi bakmaktadır. Ha bi de ayaklarında da palet vardır. O daracık havuzda sanki mercan kayalıkları var, onlara bakmaktadır veya yaklaşık 20bin fersah su altına dalacaktır da su yüzeyine çıkışı hızlı olsun diye palet takmaktadır! O kadar donanımlı yani! O çocuğu oracıkta boğamamanın vermiş olduğu hayal kırıklığı içinde başka bir yöne doğru yüzmeye başlarsınız ve bu sefer de üstünüzden uçarak bir çocuk atlar cooof diye ve tüm o klorlu suyu yutarsınız, yutarken de kafanıza bir çocuk kovası bir yerlerden uçuverir.

İşte ben çocuklardaki bu atlama, dönme, zıplama gibi eylemleri çözebilmiş değilim. Dans edemezsiniz, çünkü siz yavaş bir şarkıda sevdiğinizle dans ederken onlar sizin yanınızda kanguru gibi zıplar ve dönme dolap gibi dönerler ve bunları yaparken de aynı anda size çarpıp, üstünüze çıkarlar. Havuzda dilediğiniz gibi yüzemezsiniz çünkü aynı eylemleri orda da yaparlar, büyüklere ait olan herşeye ortak olmayı severler ve malesef bazı aileler de buna hiç ses çıkarmazlar.
Ya ben size spalarla ilgili tersime giden konuları yazacaktım. Gene nerden başladım, nereye geldim... Neyse onu da öbür yazıma ayırayım bari.

Pazartesi, Şubat 20, 2006

Gitti altınlar, geldi kilolar

Söz verdiğim gibi cumartesi günü yapmış olduğum şaheser çalışmalarımı bugün size ulaştırıyorum. Şaheser oldukları nerden mi belli? Valla hepsi silip süprüldüğüne göre demek ki beğenildi. Açıkçası bol bol övgü aldım ve bu da beni çok mutlu etti. Hani var ya, sanki patronum beni bir sürü insanın önünde övse o kadar hislenmez ve mutlu olmazdım. Bayanlar için güzel yemek yapabilme yetisi demek ki bu kadar önemli bir şey. Hani başka bir konuda bu kadar takdir edilsen böylesine mutlu olamazsın; siz düşünün benim halimi. Ama yorgunum valla. Hele hele Cumartesi konuklarım gidince” annemin evini temiz buldun temiz bırak” mantığıyla bir de tekrar çalışma yaparak haftanın kakılmışı ünvanına hak kazandım. Ee uzatma da sadede gel dediğinizin farkındayım, tamam anlatıyorum... Hem de önce ve sonra modelini kullanarak! - Öz hakiki italyan işi tiramisu (öyle altın kekten değil; kedi dilinden yaptım. İzmir’de pastane pastane dolaştım bulmak için. Allahım neden İzmir’de öyle herşey bulunamıyor kolay kolay?). İçinin kreması da labneden değil. Ben İtalya’ya gittiğimde bizim rehber pek bir avanaktı. Hani italyanca biliyo ya, almışlar bunu italyancası var diye rehber yapmışlar. Ben de otobüsün şöförü Marizio ile kanka olmuştum. Meğersem amcam hem aşçı hem şöför hem de turizm gönüllüsüymüş; eh yaşlı da olunca malum çenesi düşer insanın bu maurizio da bana yeterince italyan elçisi olarak çalışmış ve mascorpane peyniri bulamazsam bu en sevdiğim pasta türü içine koymam gerekeni anlatmıştı. Neyse uzattım gene- işte o yüzden özhakiki tiramisu yaptım diyorum ben.
- 2 çeşit börek. Birisi ıspanaklı-pastırmalı. (işte bu böreğin iç tarifini bir blogdan aldım. Ama ne olur hangi blog olduğunu hatırlamıyorum affedin beni, o kadar çok tarif için bloglar arasında gezindim ki ıspanakla pastırmanın bu kadar yakışacağını hangi blogda okuduğumu unuttum. Tarif kiminse ellerin dert görmesin, sağolasın. Diğeri de kendi uyduruk içli böreğim. Sebzeli yaptım.
- Limonlu pay yaptım. İçi limonlu kek, üstü limonlu muhallebi ve en üstü de yumurta aklarından. Onun tarifini taaa benim üniversite yıllarından kalma bir dönemde bir arkadaşımın annesi yapmış ve ben de çok yapacakmışım gibi tarifini almıştım. 32 yaşında ancak yapıyorum. Ayıp doğrusu!
- Pırasalı-mantarlı kiş yaptım. Annem o kadar bundan bana da ayır demesine rağmen, ben çay koymak için mutfağa girmiştim bir döndüm ki kişin bulunduğu borcamın içinde yeller esiyor. Kiş-miş hak getire! Demek ki bu da beğenildi. Pırasalı-mantarlı kişin tarifini de bloglar arasında dolanırken beğenip almıştım, tarif kiminse (ben unuttum, özür diliyorum), burda çıksın, yanaklarından öpücem, harika birşey oldu- yani olmuş- ben bilmiyorum... Hanginiz yedi son kırıntısına kadar? İnsan bana da bırakır di mi!
- Günün ağır topu; adana usulü; Sarmısaklı köfte. İşte bir tek bunu 2 haftalık yalakalıklarımla annecim yaptı. Sağolsun, tek tek mantı gibi yuvarlanıp şekil verilen bu bulgur köftesiyle uğraşmaktan kadının belleri kopmuş ama onun aklı hala pırasalı kişte. İnsan bir dilim ayırır değil mi ama çoccum diyip duruyo. Ben bu hafta bi daha yapayım bari, nasılsa bu gazla ben epey giderim.

Bugüne gelmemde katkıları olan tüm blog dostlarıma teşekkürü bir borç bilirim.
Emine S. Beder ve Sahrap Soysal karışımı yeni mutfak üstadınız (!)
Toplu İğne
not: altınlar mı? ne altını? Altın-maltın kalmadı ama katmer katmer yağ var ve benim bunları düğüne kadar da vermem şaaartttt!

Cuma, Şubat 17, 2006

Yardım kampanyamın uygulama safhası ve daha gelmeden eriyen altınlarım

İşte o malum gün geldi çattı. Yarın cumartesi ve benim meşhur ilk altın günüm. Şimdi son 3 haftadır bu altın günü uğruna yaptığım araştırma ve çalışmaları inceleyelim hep birlikte:
İnternette ve bloglar arasında ne yapabilirim diye turlama (en zevkli aşaması doğrusu; ne şaheserler gördüm, ne hayıflandım, ne ağzımın suyu aktı; anlatamam)
Turlama esnasında beğenilen internet ve blog adreslerini bir yerlere kaydedip ilerde tekrar bakılmak üzere hoşçakal denme
O bir yerlere kaydettiğin adresleri bulamama ve internette tekrar gezinme (hadiseye başa dönüş ve ilk aşamadan başlama)
Tekrar beğendiklerinin adreslerini kaydetme ama bu sefer elle yazarak kaydetme
Boş bir vakit yaratılıp patrondan gizli ofiste bu tariflerin çıktılarını alma ve renkli toneri bitirme
Tariflerin içinden beğendiklerini değil, yapabilecek olduğuna inandıklarını seçme
Yapmış olduğun seçimlerden utanç duyma ve beceriksizliğini örtbas edecek başka eylemler bulma
Karar verme süreci tamamlandıktan sonra ihtiyacın olacak malzemelerin temini
Her bir malzeme için farklı bakkal, market, pastane (hihh-pastane mi dedim ben? Pardon pardon...) ziyaretleri (neden aradığınız tüm malzemeleri tek bir yere girdiğinizde bulamazsınız?)
Akşamları eve gidince mutfakta ben diyim küçük, annem desin korkunç boyda denemeler yapma ve mutfağı batırma
Nişanlı tarafından ilgi arsızlığı yapılma
Yapılanlan denemelerden kimse tatmak istemeyince yapılan şaheserleri (!) komşunun yaramazlarına kaktırma
Ertesi gün yeni bir denemede tekrar bakkal, market ve pas...neyse işte yine oralara gidip tekrar malzeme alma
Akşam evde tekrar deneme ve aynı süreçlerden geçme
Nişanlı tarafından hakir görülüp yapılanları beğenmeme
Ertesi gün yeni bir denemede tekrar bakkal, market ve pas...neyse yine oralara gidip tekrar malzeme alma
Akşam evde tekrar deneme ve aynı süreçlerden geçme
Hergün altın gününe gelecek olan pasta canavarlarının “bize ne yapacaksın, yapacaksan en az 6 çeşit yap” soru ve emirlerine had bildirme
Nişanlı tarafından geleceğe ilişkin olası mutfak başarısızlıklarım için önceden dalge geçilme
Nişanlıya haddini bildirme
Ve işte bugüne geldim. Bugün cuma ve cuma akşamı programım belli. Yine bana mutfak ve nihai üretime geçeceğim saatler düştü ve yarın popstar jüri heyeti gelecek bana. Ben diyim birisi Huysuz Virjin, siz deyin diğeri Armağan Çağlayan... O kadar zor beğenen pasta canavarı var yani. Tabi intikamı soğuk yiyecekler hepsi. Gerçi bana da müstahak ama neyse...
Daha sabahtan sormalar başladı bile. “Ne yapacan bizeee?” Vermiş olduğum cevabı burda yazmam mümkün değil, RTÜK ceza yazabilir. Eğer unutmazsam hayatımdaki bu ilki size fotoğraflayıp burada yayınlayacağım. Destek olan herkese çok teşekkür ederim.
Sonuç: Altın-maltın kalmayacak bana. Her gün market- bakkal-pastane alışverişleri yaparsan, bunları deneyip beğenmeyip yenilerini tekrar alırsan; gitti çil çil altınlarım. Hepsi kredi kartlarını kapatacak.
Çıkarım: Valla ben bu işten bir şey anladıysam arap olayım!
Neymiş: Sıfıra sıfır elde var sıfır!

Çarşamba, Şubat 15, 2006

bana gelenler var yine.

Bana yine soldan soldan gelmeye başladı. Ben malumunuz Türkçemizin gittikçe ingilizceye dönüşmesine ve dönüşen ingilizce+türkçe karışımı olan ucube yeni dile alışmamakta direnen ve ana dilini kullanmaktan utanmayan ender kalmış müzeliklerden biriyim. Türkçe içinde ingilizce kullanmayı bir halt sanan insanlara da sonsuz gıcığım. Sadece insanlar da değil, basın diyip de göklere çıkartılan o menfur güç de sebebi bilinmez bir şekilde abuk sabuk ingilizce türkçe karışımıyla, halkı matah bir konuşma diline alıştırmakta herhangi bir sakınca görmemekte. Alın size %100 canlı ve de gerçek örnekler. Hem de kaynaklarıyla.
Açın Haberturk denen kanalı. Adında hayır yok birkere. Türk “Ü” harfiyle yazılır. “U” ile değil. Daha şimdiden 1-0... Haydi bu kanalın bu programlarına şöyle bir göz atalım.
Haberturk WEEKEND söyleşiler
FLASH Haber
Cengiz semercioğlu ile FULL EKRAN
Özlem İşiten ile POP CITY
Oylum talu & hakan çelik Haberweekend
SULEYMAN’S (ben en çok bunda koptum arkadaşlar- sülonun yeri dese daha bi sempatik olurdu mesela)
Selin canik ile
TECHLIFE
Melda yücel ile BORSA CAFE (kahve / kahvesi derse ölür çünkü. zaten ingilizce olarak cafe de yanlış. bari doğrusunu yazsaydın be meldacım.)
CELEBRITY (bu programda umarım Lerzan mutlu denen kadını göstermiyorlardır!)
CNNTURK’de de mimar ve öz be öz türk bir hanfendi sunuyor kendi programını: DESIGN360
COSMOPOLIS
FUTBOLMANIA
Şiştim...durun derin bir nefes alayım...
Haftasonu da gazetede İstanbulda bir berberin artık kuaför salonunun ismini – kendi ismine bir son ek getirerek- değiştirdiğini ve bundan böyle öyle anılmak istediğini yazan bir haber vardı. Adamın adı Hakan Köse. İsmiyle soy ismiyle harbi Türk ismi. Neymiş efendim bundan böyle Hakan Kose Difference olacakmış. Ve ını nı nıııınnn! Dan diye flaş haber geliyor şimdi, yaslanın koltuklarınıza.... Habere göre different (!) “berber–insan” Hakan’ın katalog çekimlerini ünlü fotoğrafçı NIAZZI OzEDINCHI hazırlamış. Kimmiş? Bildiğimiz Niyazi canım. Siz de yani çok cocosh’sunuz (!) (gerçi ingilizler kokoşa “posh” derler. Kokoş aslında yeniyetme neslin kullandığı bir türk argosuymuş ama onu bile bizimkiler sanki ingilizcesi buymuş gibi “cocosh” yazıyorlar ya, git uçan tekme at!)
Yine gazetede bir ilan... Ağaoğlu Myworld Ataşehir evleri... Ne diyossuuun? My world olayı... Yani şöyle bi mesaj gidiyo tüketiciye: “Kardeşim bu siteden ev alırsın ama komşu alamazsın öyle kolay kolay. Önce ingilizce bileceksin, bizim sitede türkçe yasak, kapıcımız bile oxford mezunu, ona göre yani”.
Yolda görüyorum, tabelalar, ilanlar...
CepSHOP
DERİSHOW
SKYTURK (“ü” ile değil; doğru okuyun lütfen- please yani)
SHOW HABER
INDREAM (ki bu örneği dilimizden utanmayalım başlıklı geçmiş yazımda vermiştim. Devamını ordan okuyabilirsiniz)
Kısacası, dilimizden utanmayalım, utananları yerelim, protesto edelim, isimlerini vermekten çekinmeyelim, onlarla dalga geçelim, türkçemizi sevmeyenleri biz de sevmeyelim.

Salı, Şubat 14, 2006

Nokta (.)


Günlerdir gazeteler televizyonlar derin bir tartışma içindeler. Yok efendim o adam köylü değil provakatörmüş, yok bizim başbakanımız halk adamıymış, çıktığı yeri unutmuyormuş, yok efendim bizim halkımız da zaten hep argo konuşurmuş, kahvehane ağzı, külhanbeyi ağzı zaten halk arasında çok kullanılırmış, halk insanı başbakan da böyle konuşurmuş. Aslında ben politik konulara girmemeye çalışıyorum – malum internet ortamı; ağzı olan konuşuyor; boşu da var dolusu da... herkesin görüşlerine saygı duyulabilir ama bir yere kadar... Ben burada konuyu noktalandırıyor ve size iki çift göze dikkatli bakmanızı öneriyorum. Bu gözlerden biri Mersin’de diğeri de Tokat’ta konuşmuş. Ben size kısaca “Bırakın Gözler Konuşsun” diyorum.

Perşembe, Şubat 09, 2006

Kendime "Yardım Kampanyası" Açıyorum. Yardım Edin

Allahım hayatımda ilk kez Altın Günü yapıyorum. Misafirlerim gelecek :)
Yıllardır güldüğüm şey başıma geldi. Sevdiğim dostlarımı görecek olmasam ve gerçek anlamı eski işyerinden yaprak dökümü misali ayrılan ve bu altın günü ismi konarak resmiyete dökülen özel buluşma anı olmasa, görüşemeyeceğim bir sürü arkadaşımla buluşmayacak olmasam; hiçbir kuvvet beni hele ki altın gününe katılımcı yapamayacaktı. Eh madem toplandık, günü boşa getirmeyelim, bizler de analarımızdan gördüğümüz görgü birikimiyle altın getirelim dendi ve sonuç... İşte sıra bana geldi. Açıkçası bugüne kadarki börek-çörek-pasta bilgim annemin misafir kabulünden arda kalanları mideme götürmek olan ben, bu cüce şubat içinde misafirlerime davet kabulünden bilumum hamur işi girişimi yapmak zorundayım. Ve açıklıyorum ben bu konularda zır cahilim. Bakın, ben çok güzel yerim; yediklerimi de “bu sert olmuş, bu böreğin içi boş, insan kıyma koyar, bu kurabiyeler taş gibi, kafaya atsan kafanı yarar, bu işin kolayına kaçmış, iki milföy içine sokmuş sosisi, soğumuş kayış olmuş” şeklindeki popstar jürisi eleştirileriyle de milleti büyük ihtimalle sinir ederim. Ama napayım, ben böyleyim işte. Şimdi geldi sıra bana... Ne yapacam ben arkadaşlarıma?

Bir de bilirsiniz, eminim sizin de başınıza gelmiştir; bir davete gidersiniz ya da benzeri bir altın-dolar gününe kaynak olursunuz; baştan herkes adını koyar, yöntemi belirler, “3 çeşitten fazla yapılmayacak, 1 tatlı, 1 tuzlu, bir de kısır ya da türevi bir şey; yeter” denir ve uygulamaya geçersiniz. İlkinde sözler tutulur, kurada ilk çıkan kişi 3 çeşiti yapar; millet aç kalır, 2. tabak turuna çıkılır, tabaklardaki biter, herkesin gözü masada kalan 1-2 kaşık kısır ve son dilim börektedir, cesur bir arkadaş kalkar yerinden 3. tur için ve “ayy, ben artık akşam bir şey yemiycem, bunu da yiyim tamamdır, hem gerçi ben sabah da kahvaltı etmemiştim” şeklinde geleneksel bahaneleri sıralar ve servis tabağında son kalanları süpürür. Ama diğer ay gelir, sıradaki ev sahibini bir düşünce alır gider, “ay geçen ay kısır vardı ayşe’de, ben şimdi mercimekli köfte yapayım değişik olsun, ama geçen gün fatma’da yediğim o değişik tavuklu beşamelli börek de çok güzeldi, ben onu da yapayım, tiramisum çok meşhurdur onu da yapıcam, ama nesrin’in çilekli pastası da muhteşemdi, dur bak iyi aklıma geldi ben onu da yapayım kızlar bayılır” diye kararını verir ve iş, inanın arkadaşlar, o anda çığırından çıkar. O altın gününde masada emin olun en az 6 çeşit yiyecek vardır. Ve geride yağlarına katman katman yağ ekleyen bir sürü bayan... Diğer ayki mağdurenin şansı seçenekler içinde gittikçe azalmaktadır. “Yok onu yapamam, ayşe yapmıştı, çilekli pasta da yapamam onu da fatma yapmıştı, hem fatma 6 çeşit yapmıştı, şimdi ben nasıl 3 çeşit çıkartırım?” şeklinde bir gaz’la işe girişir ve altın gününde masa daha da dolar. Evet, her ay her gidilen evin masası nedense daha yaratıcı, daha ilginç, daha dolu olmak zorunda gibi tuhaf bir bilinçaltı kuralı konur. Bunu sorulunca kimse kabul etmez, kabul etse de itiraf edemez ve olan da kurayı çekip de son aylara kalan benim gibi şansız yağ tulumlarına olur. Çünkü sona kalıp dona kalanlar her ay gidip o kadar güzel şeyleri mideye indiriken hem şişkolaşmış, hem de diyet moduna girmiş ve yapılanların içinden ne yiyebilirimi kara kara düşünmeye başlamışlardır. Hele hele pasta-börek işinde profesyonelleşememiş benim gibi bilgi fakiri iseniz ne yapacam ben bu kadar misafire diye düşünür durusunuz. Haliyle arkadaşların da bir beklentisi oluyor tabi. Eh her gittiğin yerde şaklabanlık yapıp yediklerini bir güzel eleştirirsen millet de intikam çanlarını şimdiden çalmaya başlar kesin. Yukarda da değindiğim gibi şimdi aslında ortay açıkıp sadece 3 çeşit yapsam, “eh ama kızlar siz baştan öyle kararlaştırmıştınız, 3 çeşitten fazlası yapılmayacak diye; alın size, bir çeşit börek, bir tuzlu çörek bir de kek yaptım” dersem emin olun benim üstüme çullanırlar, “hain insan bizde yerken iyiydi, bunlar ne böyle, altın-maltın yok sana; hakketmek lazım önce-nihiaaahhhaaaaa” derler. Mi acaba? :)

Ya da şöyle mi desem..”Kızlaaaar, baktım da aylardır börek-pasta yemekten maşallah tosun gibi oldunuz, ben sizi düşündüm, o yüzden kepekli tost-içinde diyet kaşar peynirli (1 çeşit), diyet kepekli yulaflı kurabiye (2. çeşit), sınırsız marul (3. çeşit), bir de bonusunuz var havuç ve salatalık dilimleri. Bu ay da böyle geçirelim altın günümüzü” desem. Sanırım bu sefer iş altın vermemekle kalmaz, beni parça-pinçik ederler. Ya da acaba “LOBSTER” (!) getirtsem İstanbul’dan; sudan ucuz malum! Ama benim kızlar nerden bilecekler LOBSTER parçalamayı, yemeği; batırırlar anamın evini alimallah :) Acaba haftasonu köşesini lobster yemeye takan magazin duyaenine mail mi atsam??? Bu hafta da LOBSTER nasıl yenir’i bizlere anlatıp, bizi aydınlatsana.

Ya da en güzeli, bu konuda ustalaşmış sevgili blog dostlarım, benim durumuma bir el atın da yardımcı olun; benim ilginç ve ilk denemede başarılı olabileceğim tariflere ihtiyacım var. Size söz yardımlarınız sayesinde yapabildiklerimin fotoğrafını çekip burada yayınlayacak ve bilirkişiliğinize sunacağım.
Sevgilerle

Çarşamba, Şubat 08, 2006

Kıl Olanlar Derneği

Bugün de can’ım İzmir’de “Tunceli’yi Sevenler ve Tunceliler Kültür Dayanışma Derneği” ni gördüm! Sabahın bir kör vakti otobüsle işe giderken trafikte otobüs durdu ve ben camdan dışarı baktım. Daannn! Tutmayın beni, hemen gidip üye olucam. Kapalı olmasaydı inanın gidip, içerde yeşil çuhalı masalar var mı yoksa belki beni utandırıp içerde sadece Tunceli türküleri, el sanatları, Tunceli yemekleri falan mı sergileniyor diye bakacaktım. Pes, pes! Çekiyor herhalde beni ortamdaki her gariplik. Eğreti otu benim bildiğim az olur, amma çok var eğreti otları ya da algıda seçicilik bu. Neyse eylemlerim devam edecek. Ben de “Her şeye kıl olanlar derneği” kurayım diyorum. Var mı üye olmak isteyen?

Salı, Şubat 07, 2006

Dersimiz gazetecilik

Yer: Kuaför salonu
Tarih: Geçtiğimiz pazar
Saat: Sabahın erken ve afyon patlamamış bir vakti
Yapmakta olduğum şey: Sıra beklemek (düşünün o kadar sıra var yani tek deli ben değilim)
Diğer yapmakta olduğum şey: Elime geçen gazeteyi okumak ve çay içmek
Okuduğum gazetenin türü: Herhangi bir gazetenin pazar eki
Köşe: Köşe denmez ona, bir sayfayı komple hanfendiye ne yediğini, ne gördüğünü, nerde kaldığını yazsın diye ayırmışlar. Tam sayfa – boru değil!
Yazar: Köşe pardon tam sayfa yazarı olan bir hanımefendimiz. İsim vermeyeceğim.
Konu: Konu-monu yok, aramayın; nerde ne yedim, nerenin garsonu bana hayvani bir porsiyon getirip kıyak çekti, kim en lezzetli somon filetoyu yapmış, bunun kuşkonmazını ne pariste ne barcelonada hiç bir yerde yiyemezsiniz gibi apır-sapır şeyler
E peki bana ne oluyor?: Bana olan şu: Köşe pardon tam sayfa yazarı denen hanfendi yazısının ilk cümlelerine hiç abartmıyorum aynen şöyle başlamış. “LOBSTER’A BAYILIYORUM. HAYATIMIN HER DÖNEMİNDE HEP LOBSTER YEMİŞİMDİR AMA EN GÜZEL LOBSTERLAR BURADA YAPILIYOR.... BU ARADA LOBSTER İSTAKOZ DEMEK. BİR GAZETECİ OLARAK SİZİ BİLGİLENDİREYİM DEDİM (sağol abla.. magazin duayeni dediğin de böyle olur işte. Harbi kadınsın abla, iyi ki varsın, aksi taktirde biz nerden bilecektik lobster’ı, istakozu; yanlız merak ediyorum çocukken de evinizde “lobster” mı pişiyodu yoksa ananız siz acıkınca evde hamur açıp “pişi” mi veriyodu elinize?
Haberin Devamı: Ünlü magazin duayeni yazılarına devam ediyor: BURADAKİ LOBSTERLAR İSTANBULLU SOSYETİK ÜNLÜ İŞ KADINI BİLMEMNE HANIMIN LOBSTER İTHALATÇISI FİRMASINDAN GELİYOR (bakın, hala istakoz demiyor; dikkatinizi çekerim; neymiş? L-o-b-s-t-e-r! Tekrarlayın içinizden; aferim iyi gidiyor, siz de öğrendiniz artık, eskiden yarımdınız, bunu öğrendiniz artık tam bir insansınız; bugün milattır arkadaşlar; haydi hep birlikte “”lobster” yiyelim mon chérié! Ve “don perignon” şampanyalarımızla da bunu kutlayalım!) neyse haberin devamı: KİŞİ BAŞI, EĞER ALKOL ALMAZSANIZ 100 MİLYONA ÇIKABİLİRSİNİZ, YANİ ÖYLE KORKTUĞUNUZ GİBİ DEĞİL, HERKES YİYEBİLİR, HEM BU LOBSTERLAR DÜNYANIN EN LEZZETLİSİ. İNANIN BANA DÜNYANIN HER YERİNDE YEDİM AMA BURDAKİLER HARİKA. ŞEF BİLMEMNE DE BENİMLE ÇOK İLGİLENDİ, HİZMET SÜPER, İŞLETME MÜDÜRÜ BENİM ZATEN YILLARDAN BERİ SEVDİĞİM ÇOK SEVGİLİ DOSTUM BİLMEMNE BEY (bu aslında şu demek oluyor arkadaşlar: yıllardır bu adamın işlettiği yerlerde hep beleşe yedim, bu adamcağız gıkını çıkarmadı, en son 20 kişilik dostlarıma ramazan iftar yemeği verdim, para da almadı, sağolsun).
Anafikir: Lobster uzaylı değildir, o bir istakozdur, ucuzdur, onu herkes yiyebilir, zenginlik göstergesi değildir, bir gazetenin tam sayfası kendisine ayrılacak kadar önemli bir konudur, türkçesini kullanmak avamlıktır. İngilizcesini kullanmak ise bir asalet ve kalite göstergesidir. Böyle biline!

Perşembe, Şubat 02, 2006

Trigonometrinin anlamı!

Trigonometri dersinin anlam ve önemini bilen var mı? Ben bu yaşıma geldim hala ne işime yaradığını çözemedim de... sinüsü, tanjantı, kosünüsü, pi sayısını da kullanamadım daha.
Okulda ne kadar gereksiz şeylerle boş kafamızı doldurmaya çalıştılar. Çinkonun kimyadaki sembolü hangi harfti, peki ya manganezin? İridyum “I” mıydı? “N” atom muydu? Her ne idiyse hatırlamıyorum. Bi tek bulmaca çözerken işimize yarar zaten bu kısaltmalar. Bugüne kadar ne iş görüşmesinde işime yaramıştır ne ay sonunu getirmeye çalışırken, ne alışveriş yaparken ne de müşteriye mal satmaya çalışırken.
“Ama lütfü bey öyle demeyin, bakın deneyimsiz olabilirim, ama 2 dakkada en zor trigronomi porblemini çözebilirim, lisede tirgronomi ustasıydım ben, o yüzden şirketinizin benle çalışmaması büyük hata!”
“Evet Mehmet bey, haklısınız size konsinye ürün veremiyoruz, şirket politikamız bu filhakika, C2HN3’ün hangi elementler olduğunu ben ve ekibim ezbere biliriz, tüm ödeüllü bulmacaları sizin adınıza çözebiliriz”
“Bak, Hilmi usta, evim su bastı, musluğun contası gevşemiş dedin, arada bir kontrol etmeniz gerekirdi diye beni suçluyosun, oysaki sen bu musluğu daha geçen ay tamir etmiştin. Ben ne anlarım musluk contası değiştirmekten; oysa sor bana havuz problemi, 2 saatte 5 vanayı açarak doldurduğum havuzu, 1 saatte kaç vanayla boşaltabileceğimi ezbere yaparım şimdi.”

Yaaa işte ben hala anlamış değilim. Çocukken neler öğrenmek zorunda kalmışız, şimdi soruyo bana bizim komşunun himinileri,
“Ya abla ya, benim bi trigonometri problemim var ,örtmen verdi; yardım etsene”
Ben tıssss tabi. Ne bileyim, nerden hatırlayayım? E peki neden o kadar ciddiye alıp okuduk biz o konuları boşu boşuna. Büyüyüp gelecekte Hawkings ya da Einstein çıksam ne ala; hollanda ineğinin kaç cins olduğunu, merinos koyunundan yılda kaç kilo yün çıktığını, pi sayısının ne gibi bir işe yaradığını, missipinin kaç kilometre uzunlukta olduğunu, ya da neden bir çemberin yarıçapına takılıp kaldığımızı, havuz denen ve sadece yüzmeye yarayan güzel bir ortamın neden “problem” haline getirildiğini halen anlayabilmiş değilim.
Aristo mantığı da bana hala yavan gelir mesela. Aynı mantığı bugün iş ortamında kullanmamız da delilik ya da intihar olabilir. Düşünsenize “hayat acıdır, salça da acıdır, o zaman hayat salçadır” mantığını hayat felsefesi edinip benzer bir tümevarımla patronunuza söylüyorsunuz.
“Sayın patron; söylediğiniz şey tam bir saçmalık; sözleriniz saçmalıktır, saçmalık aptallıktır, o halde siz bir aptalsınız!” “Pardon, ne dedin sen?” “Ben demedim efendim, Aristo demiş bunu; Aristo mantığı deniyor, siz lisede almadınız mı mantık dersini? Hayatın anlamı bu ders, ben aristo mantığı ile hareket etmeyen patronla çalışamam efendim, istifa ediyorum”, “Hay haaay, o zaman tutmayalım biz sizi, yanlız eşyalarınızı toplarken muhasebeye uğramayı aklınızdan geçirmeyin, iş kanunun ...... cü maddesine göre tazminatsız kovuldunuz”

Hayatla ilgili, ilk iş kazığı yiyenler genellikle üniversiteden yeni mezun çaylaklardır. Ben de dahil. Çünkü üniversitelerde de işin pratiğini öğretmezler. Siz de sanırsınız ki, mezun olunca herşey muhasebe hocasının anlattığı gibi olur. “E hani, böyle defter-i kebir tutacaktık? Mizan falan; yok onlar artık bilgisayarda şu programla tutuluyo, onu bağımsız denetçi firma yapar, bizle alakası yok, yok uluslarası bilmemne protokolü var” falan falan. “E ben müşteriden çek aldım patron, ama kendi adı yazmıyo, bilmemne firmasının çekini verdi bana, napiyim ben şimdi, size mi vereyim gerçi ben başkasına verdim bu çeki olduğu gibi. Acaba yanlış mı verdim?” “Kızım sen de ne salaksın, ciro etmedin mi yoksa“Ama müdürüm ciro etmek ne demek ki? Hem bakın; aristo der ki?!?!?!?”
Sevgiyle kalın

Çarşamba, Şubat 01, 2006

İşte ben böyle bir hal içindeyim...

Şimdi ben yakında evleniyorum ya; tuhaf duygular içindeyim. Daha önce hiç evlenmedim bilmiyorum, hissettiklerim doğal mı? İşin raconu mu bunu gerektiriyor? Bir tuhaf hallerdeyim ben. Hafif tırsak durumdayım. Allahım, ben gerçekten evleniyorum. Büyükannem, (anneannemin annesi oluyordu rahmetli) “kocanın koca koca donları vardır evladım” derdi; çocukken baya bi gözüm korkmuştu. Nasıl yani kocam olacak adam şişman mı, kocaman poposu mu vardı da donu kocaman olacaktı gibi anlamazdım lafındaki tuzağı. Şimdi çözmeye mi başladım? Tuhaf açıkçası; hele bir de babam sen artık nişanlı bir bayansın, eskisi gibi öyle kafana esip istediğini yapamazsın tarzındaki garip yaklaşımlarıyla; boğazıma ilmik ilmik boğumlar atıyor. Sahi evliler, size soruyorum evlilik öncesi sizde de benzer gerilimler başladı mı?

Bekarken hayatta önemsemediğiniz şeyler, ciddi bir beraberlik olunca nedense çok önemli bir etkinlik haline geliyor. Senin taraf, benim taraf, garip bir adalet anlayışı geliyor. Eminim pek çoğumuz bekarken aile bağlarının önemine radikal bakmazken nedense iş ciddiye bindiğinde herkes kendi tarafına hürmet, ilgi, alaka, şevkat gibi konuları pek bir ciddiye almaya başlıyor. Anneler, babalar, kardeşler ve bizler nedense kendini karşı tarafa saydırtmak ve önem verdirmek için birbirleriyle yarışıyor. Bazen biz çiftler de bu saydırtma yarışına içinde bulunulan darboğaz sebebiyle inatla devam ettiriyoruz. Sanki dünyanın sonu gelir o konu olmazsa. İlla ki bir taraf baskın olacak, illa ki “ohh işte yaptırttık istediğimizi onlara” diye gurur yapılacak. Arada da bizler; yani kurbanlıklar.

Haliyle geriyor bu konular. Şimdi bay Darcy’m okursa bunu, tezeği avuçla yediğimin resmidir ama ne yapayım, bu aralar bir tuhafım. Bugüne kadar hayatımın her zerresinde kendi kararlarımı kendim verip, yaptığım işlerin iyi veya kötü arkasında durdum, ancak iş yeni bir hayata beraberce adım atmak olunca; bu yeni hayatına kimseyi müdahale ettirmek istemiyorsun. Buna kendi ailen dahil. Herkes geri planda eskiden yaptıkları gibi dursun, sen sevdiğin insanla ikili olarak devam edeceğin yeni hayata sadece ama sadece ikili olarak karar al, başını derde sok, feraha kavuş, batağa bat, bataktan çık ama ne yaparsan yap ikili olarak yap.

Haliyle ailelerden tuhaf müdahaleler geliyor çiftlere, herkes karışmak, ilgilenmek, fikir beyan ettirmek ve istediğini yaptırtmak istiyor ve genellikle bu tür şeyler “yardım önerisi” adı altında geliyor ve sonra “yine de siz bilirsiniz, bizim görevimiz sadece büyük olarak size yol göstermek” şeklinde klasik uyarılara dönüşüyor. Tabi bu lafların gerçek türkçe meali şu: “siz daha acemisiniz, yaşınız küçük, ne bilirsiniz ev kurmanın zorluğunu, ne ustadan anlarsınız, ne perdeciden, ne temizliği becerebilirsiniz ne de ev yerleştirmeyi, biz biliriz herşeyin en iyisini, mobilya seçmeyi bilmezsiniz, kazık yersiniz...”

Yahu, ben yıllardır iş alemindeyim; bana göre gerçek kurtlar vadisinde. Ne satın almalar yapmışım çalıştığım şirket adına, ne ihalelere girmişim, ne brifingler vermişim ihale öncesi ajanslara, ne ülkemi aşağılayan gavurlarla yurtdışı toplantılarda yırtıp bi yerlerimi çata çat had bildirmişim; iki kıçı kırık mobilyacı ve marangozdan mı kazık yiyeceğim? Ülkenin nerelerine bi başıma arabayla gitmişim, bi perdeciyi mi bulamıyacağım? Üniversitede yıllarca dirsek çürütmüşüm, akademik doktora yapmışım, üniversitede öğrencilere kaç senedir ders verip bilim öğretmekteyim, bir tek evimi ve dolaplarımı mı yerleştiremeyeceğim?

Bırakın, yemezleer!

Salı, Ocak 31, 2006

İzmir, İzmir 1-2

Bugün Alsancak’ın göbeğinde bir yerde kırmızı ışığın yeşile dönmesini beklerken karşı kaldırımda bekleyenlerin suratlarına bakacağıma, karşı apartmanlara abuk sabuk şekilde serpiştirilmiş tabelalara bakma gafletinde bulundum. Yere bak, ne bileyim ya da ışığa bak, yeşil yanınca ikile, git işine değil mi? Yok illaki bakıcam ve tabi illaki de gözüme bir tuhaflık çarpacak. Alsancağın göbeği, en merkezi yerlerinden biri. Apartmanın tam 4.katı (neden bakıyorum ki 4. katlara?) ve kocaman tabeleda yazan şey:
“Gümüşhaneliler Dayanışma ve Kültür Derneği”
Höööö?
Tamam, anladık; güzel İzmirim de son 10 senedir, hayatının en büyük göç furyalarından birini aldı. Hatta bu göç kurtuluş savaşı dönemindeki İzmir bağlantılı rum-türk mübadelesine bile fark atar, inanın sözüme. Ama sorarım size Gümüşhane nire, İzmir nire?
Hadi madem geldiniz İzmir’e, neden İzmir’le dayanışmıyorsunuz da İzmir’de olan tüm Gümüşhane’lilerle kaynaşma gereği duyuyorsunuz? Çok mu lazımdı İzmir’e bu dernek?
Sözüm aslında sözkonusu vilayetimize değil. Ben gıcığım bu tür popülist yaklaşımlara, sınıfsal, bölgesel, vilayetsel ayrımcılığa. Hem bu tür bölge ayrımcılığı yapacaksın, hem bulunduğu şehre ya da ülkeye kültürel anlamda entegre olmayacaksın, sonra da cart cart ülkemdeki ayrımcılıklardan bahsedeceksin. Yok ya? Sizce bu tür dayanışma dernekleri “neyi” dayanışırlar? Ne yapar bu dernekler?
İzmirliler sözüm size, hepimize? Ben bugüne kadar Türkiye genelinde hiç İzmirliler Kültür ve Dayanışma Derneği duymadım, görmedim, bilmedim. Malatya, Kars, Muşlular, Mardin, Niğdeliler, Çorumlular, Konyalılar ve bugün itibariyle Gümüşhaneliler Kültür ve Dayanışma Derneği’ni duydum. Neden İzmir’in yok? İzmirlinin yok? Yoksa biz gavuruz diye mi? Eğer varsa ne olur beni bilgilendirin, gidip remen üye olucam :)

Perşembe, Ocak 26, 2006

Spor Yapmak ya da Yapmamak! İşte Bütün Mesele Bu

Spor yapmayı hiç sevmiyorum. Sevmedim, sevemedim ve sevemiyeceğim. Spor insanın doğasına aykırı bi kere. Hadi ilk insanlar döneminde mecburen hızlı koşmak, atletik vücut önemliydi muhakkak. Boru değil, koskoca mamut koşuyo peşinden, yakalarsa ne olur bilinmez. Eh haliyle atletik olmak canını kurtarmak anlamına geliyodu. Öyle ya, hımbıl hımbıl çayırda ormanda dolanan piknik tipli bir mağara adamı, etobur bir dinazorun ara sıcağı olabilirdi.

E peki bize ne oluyor, bu kadar spor salonu, diyet, makinalar her bir yerine bağlı, koş babam koş.. Sanırsınız arkanızdan puma kovalıyor, yani koşmazsan ilk insan ata’nın makus talihi sana da musallat olacak. Hadi koştun diyelim de nereye gidiyosun? Kendi çapında dönen bir bant üzerinde amaçsız, varışsız koş bakalım. Olduğun yerde saymak deyimi bu olsa gerek.
İki sene evvel gaza geldim, spora gidicem. Çevremdeki çoğu kişi gidiyor ya, kendimi ezik hissettim, sürekli aynı heyecanlı teşvik sözlerini dinliyorum.
- Ay mutlaka gelmelisin, nasıl fit (!) oldum anlatamam, selülitlerim kayboldu , kilo verdim, nefesim açıldı, akşam iş çıkışı gdiyorum, haftasonu komple ordayım, havuzu var, saunası var, buhar odası, jauzisi var.. Kesin gel!
Eh hadi madem, ben de yazılayım, önümüz yaz, zayıflarım, ben de fit (!) olurum, hem jakuzi var, sauna var, oh yay babam yay!
Gitmez olaydım, hem paraları bayıldım bir de üstüne üstlük gerizekalı gibi yıllık üye oldum. Benim gibi “kezban sporcu müsfettelerini” üye yapan çocuk bana spor merkezini gezdiriyor, kendinden geçmiş spor manyakları hiçbiryere gitmeyen bantlarda koşup duruyor, tık nefes. Bir arkadaşıma raslıyorum, kolunda tansiyon aleti gibi bir şey bağlı, suratı pancar gibi koşmaktan patlayacak, ter içinde... Bana el sallıyor, ben işin dalgasında
- Hoop hemşerim yolculuk nere?
diye sırıtyorum, bana el sallarken adımları şaşırıp sendeliyor ve belli ki bana küfür saydırmakla meşgul. Baktım herkes bir şık, makyajlar,saçlar fönlü, eşofman ve ayakkabılar birbirine uyumlu, havuz sefasında bikiniler çekilmiş,pareo uyumu süper falan. Ben de gaza geldim ya, şimdi kendimi hülya koçyiğit’in kezban istanbul’da filmindeki gibi rezil hissetmemek için gittip kendime eşofman aldım, spor ayakkabısı, yüzücü gözlüğü, spor çanta, havlu derken bir de spor mağazasına bayıldım o kadar para. Ha sonra mı ne oldu? Yıl içinde toplam 6 kez giderek yılın en kek ve en muteber müşterisi seçildim. Gitti paracıklarım.

İlk gittiğimde dibimden ayrılmayan kıl kuyruk bir spor hocası (!) benim bir güzel ölçümü aldı, kefen dikecek sanki. Tuhaf tuhaf yağlı bölgelere bakarak bloknotuna bişeyler yazdı, suratı da bi ciddi anlatamam, sanki einstein’in izafiyet teorisini çözüyor. O makine senin bu makine benim 4 kat dolaştırdı beni. Herbirini denetti hunharca. Canımı yaktı, bilmemne kasım çalışırmış öyle yakınca bi de en az 45 dakka yapmak lazımmış o işkenceyi, ancak 45 dak.dan sonra yağlar yanmaya başlarmış. Yapamadığım zaman adamın suratının aldığı ifade bilal inci, erol taş tarzıydı. “Nihaaaa haaaa, yapamıyorsun işte, ben bu aletlere yıllarımı verdim, sen yağ fıçısı, kolay mı o dumble’ları kaldırmak, kollarında kas yerine patates püresi taşıyorsun, nihaaaaahaa”, şraaakkk (kırbaç sesi)

Sonra (işkenceden yaklaşık 4 saat sonra) erol taş beni havuz ve jakuzinin olduğu yere gönderdi, tam 1 saat yüzeceksin dedi.
- Ama hani sauna, buhar odası, jakuzi? Hani ben orda biraz dinlensem?
Adam bana bir zavallıymışım gibi baktı – “bir de bu haline bakmadan, utanmadan jakuzi istiyorsun ha? – çabuk dooğru, havuza saat tutucam 1 saat yüzeceksin” der gibiydi. Ben mahçup “cup” havuza, yüz babam yüz, adam gitmiyor, yatır gibi başımda, “çabuk, çabuk, tempo, tempo, son 20 tur” dediğinden sonrasını ben hatırlamıyorum. Sanıyorum tansiyonum düştü ya da işime geldi numara yaptım ve adam acıdı “tamam serbestsin” dedi. Ben de
- “Heil, Hitler”!
diyerek çıktım havuzdan, girdim jakuziye. Ohhh be, dünya varmış, yıl içindeki diğer 5 gidişte de sadece o jakuzideydim. Hitler’e görünmemek için ikinci sefer baya çaba sarfettim ama sonra aklıma o spor merkezine bayıldığım paraları hatırlayınca benim Hitleri’in muhtemel 2 senelik maaşını karşılamış olduğumu düşündüm ve güvenim yerime geldi. Beni o jakuziden kimse çıkartamadı. Deli gibi çalışıyordum iş yerinde, spor merkezinde de ne gerek var çalışmaya, gir havuza lay lay lom, sonra da sıcak jakuziye. Tamam işte, al sana spor. Yalan söylemiyim, saunaya ve buhar odasına da girdim birer kez ama tıkandım, nefes alamadım, dar çıktım o havasız yerden, “amaan be, ne çıkarsın o jakuziden, kaşındın gene” dedim. Eşofmanlarım yepyeni durmakta, olan sadece yüzücü mayoma oldu, klordan laçka oldu lastikleri.

Ama yine de 6 kez gitmişliğim var bir yıl içinde. Günah yani. Demek ki spor bana haram. Sevmiyorum çünkü. Aslında ben suni olan şeyleri sevmiyorum.

Düşünsenize suni ışıkta suni yerlerde-kapalı ortamlarda çalışıyoruz. Suni ısıtıcı ve soğutucularımız var. Soluduğumuz hava bile gerçek değil. İçtiğimiz sular su, yediğimiz domatesler bile gerçek değil. Çayımıza attığımız şeker gerçek değil. Vazoyla gelen hediye çiçekler bile gerçek değil. Burnumuz, dudaklarımız, saçlarımız gerçek değil. Sonra gerçek olmayan spor salonlarına gidiyoruz. Koş diyorlar, o da gerçek değil. Kürek çek diyorlar, o da gerçek değil, ağırlık kaldır diyorlar o da değil, buhar odasına gir diyorlar, buhar da değil. O kadar suni şeyi kullanıp sonra sağlıklı yaşam için spor salonuna giden android tipler var mesela. Kaslanmış, ergenliğe geçemeyen erkeklere benzeyen kadınlar gördüm orda. Ben öyle olmak istemiyorum. Bir tek benim yağlarım gerçek galiba. Acaba o yüzden mi kurtulmak istemiyorum onlardan?

Pazartesi, Ocak 23, 2006

Şehir Efsaneleri-1

Biri anam yaşında bir kadın; bıyıkları yeni terlemiş, karayağız, saf kan kıro-sesi cırtlak-sıfır kültür yüklemeli ergen arabeskçiyle aşkın doruğuna tırmanışını milyonlarca aptalla paylaşıyor her gün. Diğeri (ki o da anneannem yaşında) yanında sado sevgilisiyle mazo yaşam sürmekte ekran önünde. Koca k.ç.nı sallaya sallaya, meşhur (!) ayva göbeğini pörtleterek sevdiği adamdan hakaret, eziyet ve küçük düşürücü davranışlar görüyor. Milletin paralarıyla Paris senin, beleş yaşam senin, gezdikçe geziyor. İsmi İtilmiş olan herifi de sıkı durun -iş adamıymış şuan için turizm yapıyormuş. Sorarım size hangimiz birer çalışan olarak patronlardan izin alıp abuk showlarda manyaklık yapabiliriz? Sürekli izin almak bu kadar kolay mıdır? İpsiz sapsız, bi b.ka yaramayan bir insansın, bunu kabul et be adam. Büyük ihtimalle 2 ayda tüketeceğin 3-5 kuruş para için rezil rüsva oluyorsun.

Bir diğeri de utanmadan 23 yaşında olduğunu söyleyen, oysa ki 55’lik anamdan bile daha yaşlı gösteren “hannibal” kadın. Önüne gelenin yanağını ısırarak ünlü olan ve önüne gelene çemkiren bir boya küpü, suni kadıncık. Ve yine utanmadan diyor ki, başka bir deha ötesinden (!) bahsederken, “ o kendi background’una baksın, ben konservatuarlıyım, nota biliyorum” diyor. Türkçeyi katledenler konusundaki hislerimi bir önceki yazımdan hatırlarsınız.

Bunları neden mi yazıyorum? Televizyonda kanal değiştirirken gözüme çarptılar hepsi. Bana da yazık ama değil mi? Bari teker teker gelin üstüme. Bu kadar üst üste aynı anda o kadar “mal” görmek bende depresif etki yapıyor. Bugün iptalim anlayacağınız, dün evde epey kapalı kalınca mecburen televizyon açtım her kanalda yukardakiler veya onlardan birer demet vardı.

4. büyük güç “Basın” diyor ki, halk bunu istiyor, ratingler bunu gösteriyor. Yahu ben yıllardır kafaya takmış durumdayım, sormadığım insan kalmadı, bu rating ölçme aletleri kimlerin evine takılı allahaşkına? Kim karar veriyor hangi evlere takılacağına? Yukardaki dallamaları seyretmeyi halkın yüzde kaçı istiyor? Peki ya bizim isteklerimizi ne zaman kaale alacaklar? Bizim eve ne zaman rating ölçme cihazı takacaklar? Sizin evlerde var mı şu şehir efsanesi haline gelen ölçüm cihazından?

Perşembe, Ocak 19, 2006

Resimdeki Gözyaşları

80’li yılların o iğrenç gençlik hallerini yaşamış bir nesilden geliyorum ben. Omuzlarda kocaman sünger vatkalar, dar paça olup yüksek bel taşlaşmış kot pantolonlar, rengarenk kareli kalın kumaş ceketler, gömlek yakalarından aşağıya sallandırılan siyah uzun deriden yapılma kovboy şeritleri, bazen de o sevimsiz erkek özentisi kravatlar, lasteks pantolonlar –dize kadar çekilen tozluklar, alına takılan renkli bantlar, şal desenli gömlekler, altları lastikli füzo (füzo da ne demekse?) pantolonlar, gülen suratlı (smiley) ve “acid” yazılı aptal penye tişörtler, üniversite ve lise yıllarında da gidilen diskoların gündüz matineleri... Elimizde kolalar, güneşli ve güzel günlerde kapanılan pis-tozlu ortamlar ve tavanda asılı yanar-döner koca toplar altında ter içinde edilen danslar. Saçlar tüm kızlarda aynı: Merinos koyunu gibi kıvırcık permalar ama mutlaka katlı kesim; önler jöleyle tiftilmiş ve o kadar tiftilmiş ki sanırsın elektrik prizine parmak ıslak elle sokulmuş! Yaşıtımız erkeklerde de durum daha az bir facia. Hiç değilse saçlarda perma yok! Ama onlarda da saçlar ense bitimine kadar uzun, arkaya ıslak jöleli (bakınız eski ozan orhon-suat suna resimleri), beyaz gömlek ama içlerinde mutlaka siyah boğazlı kazak), ebeveynlerinden ve hocalarından gizli içtikleri sigaralarıyla artistlik yapmalar, eskitme bordolu - siyahlı okul ayakkabıları... Biz bi de o iğrenç hallerimizle ve benzer tipsizlikteki oğlanlarla phil colins’in “another day in paradise” adlı sosyal içerikli şarkısıyla çok anlarmış gibi dans ederdik. Ay şimdi bunu yazarken bile gülüyorum hatırladıklarıma. Romantizme bir bakın! Gündüz saati izmir sıcağında diskodasın, tepende yanar döner koca bir küre, mor ışıktan dişler ve gözün beyaz yerleri uzaylı gibi fosfordan yıkılıyo ve sen vatkalı apoletler içinde napoleon gibisin, saçlar zaten rezalet, sivilceli ve boru sesli bir çirkin oğlanla avaz avaz “another day in paradise” sallanıyorsun...

Kollar birleştirilerek yığınla kitap ve defter taşımak da ayrı bir salaklıktı mesela. Kalemkutusu düşer, onu alırken kitabı düşürürsün, cüzdanı koyacak yer bulamazsın. Al bir çanta da as sırtına mı omzuna mı nereye asacaksan değil mi? Yok, illa ki elde taşınacak o gavur ölüsü gibi kitaplar! Kaset doldurtma da vardı, hatırlar mısınız? Benim bir kasetçim vardı okula yakın. Hiç üşenmeden beğendiğim şarkıların isimlerini biriktirir sonra dosdoğru kasetçiye götürür ve şimdiki geyik arkadaşların dediği şekliyle “best of”lar hazırlatırdım kendime. Top Gun filmi ilk çıktığında da Ray-Ban gözlüklerden almıştım. Tom Cruise’un taktıklarından. Küçücük surata kelebek konmuş gibi ne de gülünç ve iğrenç olmuştum, ama moda tabi.. O yıllarda demek ki iğrenç olma modası hüküm sürmekteydi. Benim tüm arkadaşlarım da aynı benim gibi koyu yeşil, ortasında (2 kaş arasında kemikten ya da deriden bir çubuk olan) yüzümün tümünü kaplayan Top Gun güneş gözlüklerimizle gerizekalı gibi dolaşırdık Alsancak’ta. Odalarda Duran Duran üyelerinin kollektif ya da bireysel (benimki John Taylor’du) üye posterleri asılı, annem isyanlarda, bi de sapık mı neydim Brooke Sheilds’a bayılırdım, onun da Sahara ve Mavi Göl filminden posterleri asılıydı. Tabi o zamanlar şimdiki zaman gençleri gibi kötü fikirli değildik. İnsan kendi hemcinsini beğenebilir ve resmini asabilirdi. Kaşlarımı ve saçlarımı Brooke Shields’a benzetebilmek ne çok uğraşırdım yarabbim? Beşiktaşlı Metin’e de bayılırdım ben, onun yüzünden spor sayfalarını çok anlarmış gibi okur, resimlerini keser ve defter kapaklarına yapıştırırdım (salak. salak. salak!), efes oteline gelirdi o zamanlar futbol takımları, biz de dersaneyi kırıp yukardaki değindiğim o iğrenç kılık kıyafetlerimizle futbolcu görmeye giderdik, elimizde eski model fotoğraf makinalarıyla, fotoğraf çektirmek için kapı görevlilerine az mı yalakalık yapmadık? Akşamları okul çıkışlarında pastanelerde oturur pasta yer, kola içerdik. Günün dedikodusunu yapardık ama eve gidince annemleri sinir ederek saatlerce telefonda bıdı bıdı konuşmayı sürdürürdük. O zamanlar cep telefonu yoktu tabi, bilgisayar ve internette... Olsa acaba biz de mi “yoz” olurduk? TRT’de “ahmet’in günlüğü” diye bir dizi vardı, ordan özenip ben de günlük tutmaya başlamıştım. Aptal saptal şeyler yazıyordum büyük ihtimalle, sonradan bulamayışımdan belli. Kimbilir nereye sokuşturuverdim, attım mı, yaktım mı, yırttım mı, akıbeti belli değil.

Hey gidi günler heeey! Şimdi bakıyordum da eski resimlerime, aklıma Cem Karaca’nın o çok sevdiğim şarkısı geldi. “Bir gün belki hayatta, geçmişteki günlerde...” Onu başladım dinlemeye. Dinlerken de aklıma küçüklüğüm ve ergenliğim geldi ve de nedense de 80’lerde yaşadıklarım ve tükettiğim yıllar. Başladım bu yazıyı yazmaya. Oh be geçmişimi unutmamışım!

Pazartesi, Ocak 09, 2006

DİLİMİZDEN UTANMAYALIM!


Reklam Yaratıcıları Derneği’nin Başlattığı Kampanya’ya Katılıyoruz...
Lütfen Dilimize sahip çıkalım çünkü Atamızdan yadigar bir tek o kaldı...

Neyimiz doğruydu ki? Atamızdan yadigar bir tek dilimiz kalmıştı. Onu da bozduk sonunda, utanır olduk o güzel dilimizden, sokuşturuverir olduk araya ingilizceleri, fransızcaları. Osmanlı’dan kalma farsça ve arapçalar zaten başa belaydı, yanınızda bir arap dursun, ne konuştuğunu az buçuk anlardınız. Sonra bir de bu çok kirliliğin üstüne, frenk üzümlerinin ve anglosakson yumurtalarının yurduma çaktırmadan dil işgali geldi; sonrası mı? Sonrası, önüm arkam sağım solum “oha falan oldu” (!)
Bir kültürün en büyük göstergelerinden biri de dilidir. Bir milleti “millet” yapan en önemli unsur, “dilidir” yani bizim de Türk milleti olmamızın en önemli unsurudur Türkçemiz. Atatürk “Türk Dil Kurumu”nu kurmuştu. Amacı Türkiye Cumhuriyeti’nin ana dilinin arapça ve farsçadan arınmış bir Türkçeyi egemen kılmak idi. Sonra yıllar geçti, kültürel yozlaşma ile birlikte “dil” yozlaşması da her bir yere saçıldı. Televizyon programlarında, dizilerde, gazete sayfalarında beyinler yıkanarak kültür yozlaştırılırken en büyük yozlaşma da dilimizde yapılıyor. Türkçemiz, Arapçanın, Farsçanın etkisinden kurtarılsın derken, Amerikan
kültürünün, İngilizcenin boyunduruğuna mı teslim ediliyor?

Farkında mısınız bilmem ama güzel Türkçemizde özellikle son yıllarda yaşanan kirlenme ve yanlış kullanım ciddi boyutlara ulaştı. Bu durum, hem Türkçede karşılığı olduğu halde yabancı sözcüklerin kullanımı hem de Türkçe ifadede anlam yanlışlığı ve sözcüklerin yanlış kullanımı ile karşımıza çıkıyor.

İşte size bazı örnekler:
Bir toplantıya gideceğiz; önceden toplantı programını gönderiyorlar. Programda saat 10.30-11.00 arası “coffee break”.. Ee iyi de toplantı Türkçe olacak, program da Türkçe yazıyor, peki neden kahve arası ingilizce yazılmış?
Bir mobilya mağazası haftasonunda gazeteye reklam vermiş, ilanda Türk malı olmasıyla gurur duyuyor ama “Yeni Show Room Açılışımıza Bekleriz” diyor. Show room???
Vakko gelinlik satmaya başlamış, gelinlik mağazasının adı da ” Vakko-wedding”. Vayy beee!
Bilgisayarın adı PC (pi-si) oldu. Halbuki bilgisayar; computer (kompütır)ın Türkçesi olarak ne de güzel adapte edilmişti dilimize. Şimdi PC oldu, yazıcı da printer.. Ofiste çalışanlar birbirine “printer’a bir yazı gönderdim, çıkmış mı bakabilir misin?” diye sesleniyorlar. Diğeri de “okeydir” diye cevap veriyor.
En büyük nefretliğim de İstanbul’da her gün bir yenisi açılan o büyük alışveriş ve yaşam merkezleri... İsimleri ya “Tower”dır, “City” dir, “Metro”dur ya “Plaza” ya da “Mall”.. Yok bizim bildiğimiz “mal” değil- ha belki sahipleri gerçek bir mal olabilir ama bu “mall”lar başka... Gökdelen de, İş Merkezi de, Alışveriş Merkezi de ama yok “Tower” de, olaya tarz kat.
Televizyonu açıyorsun “Talk-show” var! Talk show denen yersiz, düzeysiz ve bir o kadar da gereksiz programda Hakan Ural denen adam “Benim background’um .... diye başlıyor lafa... Senin background’ını da futureground’ını da yesinler diye devam ettiriyorum tabi ben de...
Ofiste telefonda konuşuyorum biriyle. Toplantı tarihi hakkında uzlaşmaya çalışıyoruz. “Ben bir schedule’uma bakiyim ve size döniyim” diyor. Nasıl yani?
Komşumuzun kızı da dolamış ağzına “oha falan oldum- kal geldi” laflarını... Doğru düzgün kelimeler bulsana konuşurken diyorum, aman canım ne var, televizyonda söylüyorlar, kötü birşey olsa söylenmez ki diyor. Ben de söylenir, asıl en büyük dil düşmanı televizyon oldu, iyisi mi ben sana benim çocuk kitaplarımı çıkartıp bulayım onları oku, bak ne güzel yazmış Kemalettin Tuğcu, Rıfat Ilgaz, Milliyet Çocuk Kitaplarım da vardı benim diyorum. Bizim ki amaaan, sen de amma loo loo yaptın diyor..Loo lo yapmak! Bakın bunu da yazın bir yere. “Lo lo”. Nedir o? “Hebele hübele” gibi bişi... E peki hebele hübele ne?
D&R Müzik zamanında Doğan Medya Grubu ile Raks Müzik oraklığında kurulmuştu. Doğan’ın “D”si ile Raks’ın “R”si birleşmiş ve D&R olmuştu. Düşünsenize “de ve re” harflari neden birdenbire “di and ar” oldu? Sanki sahiplerinin isimleri “Diana ve Ronald” olsa anlıycam, kısaltmaları da ingilizce okunsun. Bildiğimiz Doğan ve Raks neden kısalınca ingilizceye dönüşüverir? Eğer Kanal D’nin de “D”si Doğan’dan geliyorsa neden ona channel di denmiyor.
Vitrinlerde de indirim yerine zaman zaman “sale” ya da bazı yaratıcı geyikler “in-dream” yazıyor ya ben sinir oluyorum. Sanki içerdeki tezgahtarlar içerde çatır çatır ingilizce konuşuyorlar da, turist dolu memlekette, hepsi Türkiye’deki ‘in-dream’i bekliyor.. Oysa kaç kez başıma geldi, şahit oldum ve de esnafa tercümanlıkta yardım ettim: dışarda “sale” yazıyor, hasbel kader bir iki turist girmiş dükkandan içeri, içerdeki tezgahtarlar ve dükkan sahibi kalakalıyorlar. Turiste bir tek “hello, sale var sale var, comon plizzzz” diyip şişen ve turiste mel mel bakan çok esnaf gördüm ben. Oysa vitrinine çakmışsın “sale ve in-dream” yazılarını, hani nerde, konuşsana.
Pazarlar da daha komiktir. Badi, bodi, baudi, body ve türevlerini yazarlar ve cırtlak sesleriyle bağırırlar. Koomon ablalar, yengeler... badi vaar, çok ucuz, gel ablaa geeeel diye. Orada penye atlet, bluz var dese, kimse anlamaz sanki.
Bankalar da el değiştirdikçe (daha doğrusu bizim Türkler bankacılığı beceremeyince) satıveriyorlar yabancılara, ‘çaat’, isimler de değişiyor. Demirbank vardı, HSBC (eyç es bi si-lütfen doğru okuyalım) oldu; Dışbank da gitti o da Fortis oldu (neyse ki italyanca kelimelerin büyük çoğunluğu yazıldığı gibi okunuyor da yırttık), basında da (pardon media denecek ona da) Skytürk, show (şov değil ama- mutlaka ‘w’ olacak), star, shopping channel da var bu arada kablo tv’de gördüm. Kanalın adı “shopping channel”. Ekranda iki tane dişi geyik canlı yayında kalitesiz malları pazarlamaya çalışıyorlardı.

Dilimiz yozlaştırılıyor. Hem de gençlerin ve çocukların beyinleri yıkanarak.Türkçemiz, Arapçanın, Farsçanın etkisinden kurtarılsın derken, Amerikan kültürünün, İngilizcenin boyunduruğuna mı teslim ediliyor? Bir toplumun en önemli kültürel mirası olan dilin bu kadar kirlenmesi de doğal olarak toplumun kültürüne zarar veriyor.

Bu yazıyı yazmama gazetede gördüğüm Reklam Yaratıcıları Derneği’nin düzenlediği “Dilinizden Utanmayın” kampanyası sebep oldu. Hoş dil hepimizin, kampanya sloganı olarak neden ikinci çoğul kişiyi kullandılar anlayamadım. Keşke “Dilimizden utanmayalım” deselerdi, dili kirletenler sadece halk değil ki, reklamcılar ve basın mensupları da bu konuda suçlu bence. Kampanya süreci, basın ilanı ile, bir ünlünün dilinden utanmayarak “dil çıkarması” ile sürecekmiş. Ben Haldun Dormen ve Ahmet Gülhan’ın yer aldığı kampanyaları gördüm. Hoşuma gitti. Umarım toplumda bir farkındalık yaratıp olumlu yönde amaca hizmet verir.
Sonuç olarak, dilimizden utanmayalım! Türkçe dünyanın en zengin ve en güzel
dillerinden biri. Onu yabancı sözcüklerle kirletmeyelim. Türkçe kullanalım.

Pazartesi, Ocak 02, 2006

O-r-g-a-n-i-z-e İ-ş-le-r Bunlar

Dün akşam nişanlımla Organize İşler’i izlemeye sinemaya gittik. Pek de iyi organize edilememiş bir film izledik doğrusu. Çıktığımızda baktık birbirimize, “eeeee, neydi bu?” der gibi... Madem filmin adını “organize işler” koyacaksın o zaman büyük lokma ye ama büyük laf konuşma atasözünün anlamını çok iyi bileceksin. Bizim insanlarımız olayın kolayına kaçmakta birebirdir zaten. Ülkemizde yeterince şan-şöhret mertebesine ulaştıysan bu senin büyük yönetmen olmak için gereken tek şarttır. Hele de elinde sürekli çalıştığın tanıdık eş-dosttan pirim yapmış kadrolu sanatçın varsa, serpiştiriverirsin onları filmde bazı karelere; otursa da olur oturmasa da... Bi de atarsın ortaya belden aşağı esprileri, bilindik muhabbetleri ve bir o kadar da bilindik sosyal içerikleri; al sana film işte... Biz zannediyoruz ki yabancı kameramanı ve digital montajcıyı ithal edelim, hareketli kamera oyunları, yükselsin alçalsın, helikopterden çekim yapılsın, hollywood’da kullanılan her ne teknik özellik varsa, bastıralım parayı (sponsorlar sağolsun!) kiralayalım; al sana film.. Eee peki sonra sorarız işte kendimize “neydi bu?” diye. Bir kere bir yönetmen her çektiği filmde ısrarla aynı kadrodan şaşmıyorsa, esas oğlanı hep kendisi oynuyorsa, ana karakterlerden en yan karaktere kadar tüm isimleri hep bilindik isimlerden seçerse, hergün medyadan görmekten bay gelen medya maymunlarına filmin tüm rollerini verirse, ; eh söyleyin allahaşkına siz o filmden nasıl bir sanat bekleyeblirsiniz ki? Artık ülkemizle ilgili “hiciv” içerikli komedimsilerden bıktım usandım... Biraz da yaratıcı olun yav. Biraz da başka konulardan bahsedin, mesela aşkı anlatın bize, sevmeyi anlatın; sevmek’le güldürün bizi, aşk’la güldürün. Aldatma ile güldürün. Abuklaşmadan korkutun, ağlatın bizi, ağlatın ama sinirden değil. His’lendirin bizi. Belden aşağıya inerek yapmayın esprilerinizi, Olacak O Kadar espirileri de istemiyoruz biz. Güldürmüyor onlar bizi. Biz sizin hala durmakta olduğunuz yıllarda yaşamıyoruz çünkü. Bizim en az sizler kadar kıvrak zekamız ve de kaliteli bir zevkimiz var. Eğer sizin sinema filminizin hedef kitlesi bizsek, o zaman bizim ne zekamızı aşağılayın ne de zevkimizi...

Berrak Tüzünataç diye bir kız vardı filmde. Tüm yaz gazetelerin magazin sayfalarını kızımızın bodrumda bitmek tükenmez tatilinin bol bikinili fotoğrafları süslemekteydi. Ebru Akel’i ise yıllardır zap’lasak da bir başka kanala transfer olarak, yayın saatini haftanın her gününe yayarak karabasan gibi ümüğümüzde hissetmekteydik. Kurtlar vadisinin ünlü Türk düşünürü polat efendinin sevgilisinden, özel hayatında çakırın sevgilisinden başka bir atraksiyonunu bilmediğimiz Özgü Namal, Bir İstanbul Masalı’ndaki iyi niyet ötesi kutsal yürek Altan Erkekli, halen ne iş yaptığını çözemediğim sevgi böcüğü gamzeli insan İclal Aydın, Yılmaz Erdoğan da olmasa elinden kimsenin tutmadığı ve tutmayacağı- ailenin bir türlü meşhur olamamış tek kardeşi Deniz Erdoğan, Yılmaz Erdoğan’ın özkızı (bir Gülben eksikti aileden!), Bir Demet Tiyatro’nun full kadrosu (Fadıl Fıdıllıoğlundan, Eyvah Necdet’e, Mücverin sevgililerinden Mükremin’in Asu’suna, kimi arasanız vardı filmde. BKM’ye bağlı her kim varsa hepsi topyekün cumburlop filmde! Ya yeterin ama ya! Sanki bir kadro var kiralık; “film yapıyoruz, hadi abi toplanalım, istikamet Van Gevaş, istikamet İstanbul!” Ve tabiki canımız cananımız Cem Yılmaz. Ha Doritos Alaturca reklamı, ha 50 YTL bayılmaktan kendimizi alıkoyamadığımız bir CY standup show’u. Konu da Türkiye’de dönen olaylar olunca yönetmenin fazlaca da bi organize olmasına gerek kalmıyor tabi.. Çünkü elinde herkes-herşey var. Kimi arasan var, kamera da gereksiz oyunlarla sizi şaşı ediyor (hele helikopter çekiminde resmen arabada mideniz bulanır ya, resmen kamera tuttu, midem bulandı), o ne biçim abuk bir hava çekimi öyle. Hani verseniz kamerayı bana yeminle daha iyi bir acemi çekimi yaparım. Bu arada keşke kameramanı yurtdışından getirtirken promosyonu da var mı diye de sorsaydı da hiç değilse sesçiyi de ithal etselerdi, sesçi berbattı çünkü... Ara ara azalıyor, gidip geliyordu. Dış sesleri kalitesiz kaydetmişlerdi. Aman canım bunlar önemli değil ki; Y.E, C.Y ve diğerleri var nasıl olsa. Demet Akbağ herzamanki gibiydi. Oyunculuk kalitesini çok sevmeme rağmen, kocası rolündeki Altan Erkekli ile atışmaları bana hep Lütfiye'yi hatırlattı. aynı hazır cevaplık, benzer laf ebelikleri... Ama kadının suçu ne? Yıllardır Demet'in her oynadığı oyunu yazan ve yöneten ve de başrol oyuncusu aynı olursa olacağı budur tabi.

Lafın özü;
Lütfen hem film yönetip hem de başrolü oynamayın (cin olmadan şeytan çarpmayın: insan hem senarist, hem oyuncu hem de aynı anda yönetmen olamıyor. Olunca da işte, “o-r-g-a-n-i-z-e olamıyor!
Lütfen filmlerinizde kadrolaşma yapmayın (devlet dairesi gibisiniz)
Oyuncularınızı, sırf medyatik diye gazetelerin magazin sayfalarından “o piti piti” diyerek elinize geçeni seçmeyin
Doğru düzgün konu bulun (zira Türkiye’deki bilindik olayların hicivleri artık pek tutmuyor. Siz Levent Kırca’ya artık gülüyor musunuz mesela?)
Büyük laflar üretmeyin, büyük işler üretin
Yaratıcı olun, yaratın ve kendinizi taklitten kaçının
Doğru film yapmak istiyorsanız biz blog dostlarının sobelendikleri filmlere bakın.. Bakın ki öğrenin halk hangi filmleri beğeniyor, iyice okuyun, gözleyin.

Tersköşe cinema club hepinize iyi seyirler diler :)